Makale yazmaya daha yeni başladım ama içimde durduramadığım bir dürtü var: Önce geçmişin en popüler yalanlarını biraz deşmek istiyorum. Herhalde ilk birkaç yazım böyle geçecek. Yıllardır tekrar edile edile hakikat muamelesi görmeye başlamış hikâyeleri önüme yatıracağım. İçimdeki kaşıntı geçince daha normal konulara dönerim.
Bugünün konusu Recep Tayyip Erdoğan'ın meşhur diploması.
Yıllardır aynı iddiayı duyuyoruz:
“Erdoğan'ın üniversite diploması yok.”
Ben diplomanın fontuna, mürekkebine, fotokopinin pikseline girmeyeceğim. O tartışmanın kendine ait ayrı bir evreni var zaten. Ben daha basit, hatta biraz ilkel bir yöntem kullanacağım:
Tarihleri yan yana koyacağım.
Bazen insanın önündeki gerçeği görebilmesi için büyük teorilere değil, dört işleme ihtiyacı oluyor.
Erdoğan 1982'de askerliğini yedek subay olarak yaptı. O dönemde yedek subaylık yükseköğrenim mezunları üzerinden yürüyen bir statüydü.
Dolayısıyla benim sorum çok basit:
Diploması yoksa nasıl yedek subay oldu?
Üstelik 1982'den bahsediyoruz.
12 Eylül darbesinin üzerinden henüz iki yıl geçmiş. Siyasi partiler kapatılmış, ülkeyi askerî rejim yönetiyor. Üniversitelerden siyasi örgütlere kadar devlet memleketin altını üstüne getiriyor. Erdoğan'ın siyasal olarak içinden geldiği Millî Görüş'ün partisi MSP de darbe sonrasında kapatılmış, yöneticileri yargılanmış.
Yani Erdoğan'a torpil geçmesini beklediğimiz kurum, onun siyasi çevresini tasfiye eden kurumun ta kendisi.
İnsanın burada ister istemez aklına şu geliyor:
Ne garip torpilmiş arkadaş.
Bir adamın siyasi çevresini dağıtıyorsun, partisini kapatıyorsun, yöneticilerini yargılıyorsun; sonra dönüp “Recep'in diplomasını fazla kurcalamayın çocuklar” diyorsun.
Olabilir tabii.
Hayat sürprizlerle dolu.
“Fethullah Gülen yardımcı olmuş olabilir” derseniz, kronoloji denen sevimsiz şey yine karşınıza çıkıyor. Çünkü Gülen de 12 Eylül sonrasında hakkında yakalama kararı bulunan ve aranan bir isim.
Bir tarafta partisi kapatılmış Millî Görüş.
Diğer tarafta askerî rejimin aradığı Gülen.
Ortada henüz belediye başkanı bile olmamış genç Erdoğan.
Peki bu adamı diplomasız şekilde yedek subay yapan kim?
Asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü “Erdoğan'ın diploması yoktu” dediğinizde aslında yalnızca Erdoğan hakkında bir iddiada bulunmuyorsunuz. Aynı zamanda 1982'nin Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üniversite mezunu olmayan, üstelik siyasi geçmişi bulunan bir genci yükseköğrenim mezunlarına uygulanan askerlik statüsüne kabul ettiğini de iddia etmiş oluyorsunuz.
Hem de devletin üniversiteleri, siyasi örgütleri ve kamu kurumlarını didik didik ettiği 12 Eylül rejiminde.
Bana kalırsa hikâyenin en zor açıklanan taraflarından biri tam burası.
Elbette yedek subaylık tek başına bugün tartışılan diplomanın bütün teknik ve hukuki meselelerini çözmez. Üniversitenin adı, kurumsal dönüşümler, arşiv kayıtları ve diploma üzerindeki tartışmalar ayrıca incelenebilir.
Ama “diploması yok” diyorsanız, yedek subaylığı da açıklamak zorundasınız.
Çünkü şüphe etmek başka şeydir, şüphelendiğiniz şeyin doğru olmasını istemek başka.
İnsan zihninin küçük ama önemli bir kusuru var: Bir fikre yeterince uzun süre inanırsak, bir süre sonra o fikri sorgulamayı bırakıp onu korumaya başlıyoruz. Artık gerçeği aramıyoruz; inandığımız gerçeğin avukatlığını yapıyoruz.
Ve avukatlık başlayınca kronoloji biraz can sıkabiliyor.
MSP mi torpil yaptı?
Asker MSP'yi kapatmış.
Fethullah Gülen mi?
Kendisi aranıyor.
Bugünkü siyasi gücünü mü kullandı?
Ortada henüz bugünkü Erdoğan yok.
Ama merak etmeyin.
Türk siyasi tartışmalarında bütün mantık kapıları kapandığında açılan bir yangın çıkışı vardır:
Amerika.
12 Eylül darbesinde ABD'nin rolüne ilişkin tarihsel tartışmaları alırsınız; aradaki boşlukları biraz hayal gücüyle tamamlarsınız: Darbeyi Amerika yaptırdı, askerî rejimi Amerika yönetti, Erdoğan'ı diplomasız yedek subay yaptırdı, bir kenarda yirmi yıl dinlendirdi ve zamanı gelince Türkiye'nin başına getirdi.
Böylece mesele çözülür.
Hatta biraz daha uğraşırsak 1982'de Pentagon'da şöyle bir toplantı yapıldığını bile hayal edebiliriz:
“Çocuklar, İstanbul'da bir Recep var. Şimdilik kimse tanımıyor. Diplomasıyla fazla uğraşmayın. Yedek subaylığını yaptırın. 2003 civarında lazım olacak.”
Dosya kapandı.
Yalnız bunu kabul ettiğimiz anda diploma tartışmasını da bırakmamız gerekiyor.
Çünkü artık karşımızda üniversite diploması tartışılan genç bir Erdoğan değil; 1982'den itibaren Washington tarafından hazırlanıp yirmi yıl sonra başbakan yapılmak üzere bekletilen jeopolitik bir proje var.
Burada tarih biter.
Senaryo başlar.
Komplo teorilerinin insan zihnine verdiği konfor da tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü iyi bir komplo teorisinin kaybetme ihtimali yoktur.
Delil bulursanız komplo vardır.
Delil bulamazsanız komplo çok iyi gizlenmiştir.
İtiraz ederseniz siz de komplonun parçası olabilirsiniz.
Böyle bir düşünce sistemi kendi içinde kusursuzdur; çünkü dışarıdan gelecek hiçbir bilgiye yenilmez.
Fakat küçük bir bedeli vardır:
Gerçeklikle bağınızı kesmeniz gerekir.
Erdoğan'ın diploması yok.
“Peki nasıl yedek subay oldu?”
Asker aldı.
“Asker neden alsın?”
Amerika istedi.
“Amerika 1982'de Erdoğan'la neden uğraşsın?”
Çünkü onu yirmi yıl sonra Türkiye'nin başına getirecekti.
İşte insan zihninin garipliği burada.
Bazen bir düşünceyi terk etmek, insan için bir gerçeği kabul etmekten daha zordur. Çünkü yıllarca savunduğumuz fikirler zamanla yalnızca düşüncemiz olmaktan çıkar; kimliğimizin bir parçasına dönüşür. O noktadan sonra “Yanılmış olabilirim” demek, küçük bir tarih düzeltmesi değil, insanın kendi benliğinden bir parçayı söküp atması gibi gelir.
Belki de bu yüzden bazı yalanlar belgelerle değil, insan ömrüyle yarışır.
Bir kere yeterince çok tekrarlandılar mı, artık kanıta ihtiyaç duymazlar. İnsanlar onları bildikleri için değil, çok uzun zamandır duydukları için doğru zannederler.
Benim meselem de biraz bununla.
Erdoğan'ın diplomasını sevmek zorunda değilsiniz. Erdoğan'ı hiç sevmek zorunda değilsiniz.
Ama gerçeğin hoşumuza gitmek gibi bir mecburiyeti yok.
Gerçek, bizim siyasi tercihlerimize karşı son derece terbiyesizdir. Bazen sevdiğimiz insanı haksız, nefret ettiğimiz insanı haklı çıkarabilir.
Ve belki düşünmenin ahlakı tam da burada başlar:
Hoşumuza gitmeyen ihtimali de masada tutabildiğimiz yerde.
Benim elimde hâlâ daha basit bir soru var:
Üniversite mezunu değilse 1982'de nasıl yedek subay oldu?
Bu sorunun makul bir cevabı varsa dinlerim.
Ama cevap Pentagon'a kadar gidiyorsa, oradan sonrasını tarihçiler değil senaristler konuşsun.
Ben o kadarını beceremem.
İlk yazılarımda biraz bu soruların peşinden gideceğim. Yıllardır anlatılmış, tekrar edildikçe doğru kabul edilmiş hikâyelerin.
İçimdeki kaşıntı geçene kadar.
Sonra rahatlarım.








