Bir insanı sevmeyebilirsiniz. Siyasetçiyse hiç sevmeyebilirsiniz. Oy vermeyebilirsiniz, eleştirebilirsiniz, hatta adını duyduğunuzda televizyonun kanalını değiştirebilirsiniz.
Ama bir insan hakkında duyduğunuz nefret, size söylenen her kötü şeye inanma hakkı vermez.
Bekir Bozdağ meselesi tam da bunun güzel bir örneği.
Yıllardır dolaştırılan meşhur cümle şu:
“Küçüğün de rızası vardı.”
Cümleyi tek başına okuyunca insanın tüyleri diken diken oluyor. Çocuk söz konusu olduğunda rıza kelimesi elbette son derece rahatsız edici. Buna diyecek bir laf yok.
Fakat mesele tam burada başlıyor.
Çünkü Meclis'te konuşulan şeyler zaman içinde birbirine karıştırıldı. Çocuklara yönelik ağır istismar ve çok büyük yaş farklarının bulunduğu vakalarla, yaşları birbirine yakın gençlerin evlilikleri aynı torbaya atıldı. Sonra o torbadan tek bir cümle çekildi ve yıllarca dolaştırıldı.
Oysa örnek verilen vakalar arasında 14 yaşındaki Leyla Tan ile 17 yaşındaki eşi ve 15 yaşındaki Emine Özdemir ile 18 yaşındaki Levent Karakaya gibi, aralarında üç yaş bulunan çiftler de vardı.
Şimdi buraya kadar anlattıklarımdan, eğer “14 yaşında evlilik normaldir” sonucu çıkaran bir arkadaş varsa yazıyı baştan okusun.
Benim söylediğim bu değil.
Çocuk yaşta evlilik Türkiye'nin gerçek bir toplumsal yarasıdır. Üstelik özellikle bazı kırsal ve kapalı topluluklarda bunun örneklerinin bulunduğunu da inkâr edemeyiz. Küçük bir çocukla kendisinden onlarca yaş büyük bir yetişkinin evlendirilmesi başka bir vahamettir ve bunun tartışılacak tarafı yoktur.
Ama gerçek bir toplumsal yaranın varlığını, başka bir olayın gerçeğini perdelemek için kullanamayız.
Daha önemlisi, Bozdağ'ın çocuk evlilikleri hakkındaki başka sözlerine baktığınızda ortaya yıllardır zihnimize yerleştirilen karikatürden oldukça farklı bir adam çıkıyor.
Bozdağ, çocukların iradesinden söz ederken açıkça şu soruyu soruyor:
“Bu çocukların iradesi tamdır diyebilir miyiz? Diyemeyiz.”
Yani zihninizde oluşturulan “küçük çocukları yaşlı adamlara vermeye çalışan Bekir Bozdağ” ile gerçek tartışmanın arasında ciddi bir mesafe var.
İşte asıl mesele de burada başlıyor.
Bir cümleyi bağlamından koparırsınız.
Sonra o cümleden bir karakter yaratırsınız.
Sonra yarattığınız karakterden nefret edersiniz.
Ve birkaç yıl sonra artık gerçek Bekir Bozdağ'dan değil, kendi zihninizde yarattığınız Bekir Bozdağ'dan nefret etmeye başlarsınız.
Buraya kadar olan kısmın adı dezenformasyon.
Bundan sonrası ise biraz psikoloji.
Çünkü nefret uzun süre beslendiğinde insan yalnızca yanlış düşünmeye başlamıyor. Bir süre sonra karşısındaki insanın acısından haz duymaya kadar gidebiliyor.
Almanların bunun için çok güzel bir kelimesi var:
Schadenfreude.
Okunuşunu da yazayım: “Şa-den-froy-de.”
Ben hâlâ düzgün telaffuz edemiyorum ama bilgiyi satıyorum.
Kabaca, başkasının başına gelen kötü bir şeyden duyulan gizli memnuniyet demek.
Fakat iş ilerlediğinde Schadenfreude bile masum kalabiliyor.
Bir insanın hastalığını gördüğünüzde üzülmek yerine keyifleniyorsanız, yüzündeki acıyı izleyip bundan siyasi tatmin çıkarıyorsanız artık mesele fikir ayrılığı değildir. Psikolojide bunun çevresinde gündelik sadizm, ahlaki çözülme ve insandışılaştırma gibi kavramlar dolaşmaya başlar.
İnsan önce karşısındakini kötü ilan eder.
Sonra kötü olduğuna kendisini inandırır.
Sonra onun başına gelen kötülüğü hak edilmiş görmeye başlar.
En sonunda da acısını görünce vicdanının devreye girmesine gerek kalmaz.
Çünkü artık karşınızda sizin gibi bir insan yoktur.
Bir sembol vardır.
Bir düşman vardır.
Nefret ettiğiniz siyasi dünyanın ete kemiğe bürünmüş hali vardır.
İnsanlık tarihinde bunun örnekleri çoktur. Cadı diye yakılan bir kadını meydanda sadistçe çığlıklar atarak izleyen kalabalık da evine döndüğünde çocuğunun başını okşayan insanlardan oluşuyordu.
İnsanı korkutması gereken şey tam olarak budur.
Kötülük her zaman kötü insanların işi değildir.
Bazen kendisini haklı olduğuna fazlasıyla inandırmış sıradan insanların işidir.
O yüzden mesele Bekir Bozdağ'ı sevmek veya sevmemek değildir.
Mesele insanın kendi zihnine karşı dürüst olabilmesidir.
Bir siyasetçiden nefret edebilirsiniz. Ama nefretiniz uğruna size anlatılan bir yalanı sorgulamaktan vazgeçtiğiniz anda artık o yalanın mağduru değilsiniz; taşıyıcısı olmaya başlarsınız.
Bir yalanın üstüne bin nefret bina edebilirsiniz.
Sonra yıllar geçer, yalan unutulur.
Nefret kalır.
Ve şimdi o binanın içinde oturup bir insanın acısını seyrediyorlar.








