Siyasette insanın kendisine sorması gereken basit ama rahatsız edici bir soru var:
Ben ülkem kazansın mı istiyorum, yoksa benim takımım mı kazansın?
İkisi başlangıçta aynı şeymiş gibi görünür.
İnsan zaten ülkesinin iyiliğini istediği için bir partiye oy verdiğini düşünür. Parti onun için bir araçtır. Ülkeyi daha iyi yöneteceğine inandığı insanları seçmenin aracıdır.
Fakat yıllar geçtikçe tuhaf bir şey olabilir.
Araç, amaca dönüşür.
“CHP’ye oy veriyorum” cümlesi yavaş yavaş “Ben CHP’liyim” olur.
“AK Parti’ye oy veriyorum” da “Ben AK Partiliyim.”
Fiil kimliğe dönüşür.
Ve psikoloji tam burada siyasetin içine girer.
İnsan artık partisinin başarısını ülkenin başarısından ayırmakta zorlanmaya başlayabilir. Rakibinin yenilgisi kendi zaferi, rakibinin başarısı ise kendi mağlubiyeti gibi hissedilir.
Siyaset yavaş yavaş futbola benzer.
Fakat futboldan önemli bir farkı vardır:
Maç sonunda kaybeden takım değil, bazen ülkenin kendisi olabilir.
Önce Kronoloji
İlk çözüm sürecine dönelim.
AK Parti, onlarca yıldır devam eden terör sorununu sona erdirmek ve PKK’nın silahsızlanmasını sağlamak amacıyla büyük bir siyasi risk aldı.
CHP’nin o yıllardaki tavrını da karikatürleştirmeyelim. CHP “Kürt sorunu çözülmesin” demiyordu. Kemal Kılıçdaroğlu çözümün TBMM çatısı altında ve toplumsal uzlaşmayla yürütülmesini savunuyordu.
Fakat hükümetin İmralı üzerinden yürüttüğü yönteme yönelik son derece ciddi itirazlar vardı.
Terör örgütüyle pazarlık yapıldığı söyleniyordu.
Devletin üniter yapısının tehlikeye girebileceği düşünülüyordu.
Sürecin nereye varacağı konusunda millî güvenlik kaygıları dile getiriliyordu.
Pekâlâ.
Bunlar samimiyse son derece meşru kaygılardır.
Sonra çözüm süreci çöktü.
Ve Türkiye çok daha karanlık bir döneme girdi.
PKK şehirlerde hendekler kazdı, barikatlar kurdu. Güvenlik güçleriyle ağır çatışmalar yaşandı.
Tam bu atmosferde, Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi yayımlandı.
Bildiri devlete son derece ağır suçlamalar yöneltiyordu. Buna karşılık PKK’nın hendek ve silahlı şehir stratejisi metinde aynı ağırlıkta yer almıyordu.
CHP ise bildiriyi imzalayan akademisyenlere yönelik soruşturma, gözaltı ve görevden uzaklaştırmalara karşı çıktı. Hatta CHP’nin 2016 İnsan Hakları Raporu yaşananları açıkça “cadı avı” olarak nitelendirdi.
Burada hakkaniyetli olalım:
İfade özgürlüğünü savunmakla bildirinin siyasi içeriğini savunmak aynı şey değildir.
Ama kronoloji defterimize bunu da yazıyoruz.
Çünkü birazdan bu deftere tekrar döneceğiz.
Sonra Devletin Eli Değişti
Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde başka bir dönem başladı.
İHA’lar, SİHA’lar, gelişen istihbarat kapasitesi ve sınır ötesi operasyonlar savaşın karakterini değiştirdi.
2017’de CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Hakkâri’deki bir SİHA operasyonunda sivillerin vurulduğunu ileri sürdü. Kemal Kılıçdaroğlu da Tanrıkulu’nun “öldürülenler sivil mi, terörist mi araştırılsın” dediğini belirterek milletvekiline sahip çıktı.
Bunu da yazıyoruz.
Çünkü daha sonra ortaya çıkacak siyasi tablonun psikolojisini anlayabilmek için önce PKK’nın içinde bulunduğu yeni durumu anlamamız gerekiyor.
Sıkışmışlığın Siyaseti
Çözüm sürecinin çöküşünden sonra PKK açısından şartlar giderek değişti.
Hendek ve barikat stratejisi başarısız oldu.
Türkiye’nin insansız hava araçları sayesinde gözetleme ve vurucu kapasitesi arttı.
İstihbaratla operasyon arasındaki süre kısaldı.
Sınır ötesi askerî varlık kalıcı hale geldi.
Irak’ın kuzeyinde üs bölgeleri oluşturuldu, operasyonlar sınır çizgisinin ötesine taşındı.
PKK’nın yıllarca yararlandığı coğrafi hareket alanı giderek daralmaya başladı.
Burada hakkı teslim etmek gerekiyor.
Bu sonucu yalnızca bir siyasi partiye yazamayız.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, MİT’in, savunma sanayiinin, teknolojik dönüşümün ve değişen uluslararası şartların payı vardır.
Fakat bütün bunların arkasındaki siyasi iradenin önemli bölümünü de o dönemin AK Parti iktidarı ve daha sonra oluşan AK Parti–MHP güvenlik siyaseti taşıdı.
Dolayısıyla PKK’nın yaşadığı sıkışmışlık yalnızca tarihsel bir tesadüf değildi.
Uygulanan politikanın da sonucuydu.
Ve tam burada çok basit fakat rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor:
Eğer AK Parti–MHP iktidarının politikaları gerçekten PKK’nın stratejik çıkarlarına hizmet ediyorsa, neden bu iktidarın değişmesi Kürt siyasi hareketi açısından bu kadar önemli hale geldi?
Bir insan kendisine yarayan düzeni neden değiştirmek ister?
Bir siyasi hareket kendisine alan açan iktidarın seçim kaybetmesine neden katkıda bulunmak istesin?
Eğer Erdoğan gerçekten PKK’nın istediği Türkiye’yi yaratıyorsa, PKK açısından en rasyonel davranış Erdoğan’ın devam etmesini istemek olmaz mıydı?
Bu sorular tek başına herhangi bir gizli ilişkiyi kanıtlamaz.
Ama siyasi çıkar açısından düşünülmesi gereken sorulardır.
CHP ile HDP’nin Yolları Neden Kesişti?
Burada “Kürt seçmen” diyerek milyonlarca insanı tek bir zihne indirgemeyelim.
Kürt seçmen homojen değildir.
Ekonomiden demokrasiye, kimlikten sosyal politikalara kadar birbirinden tamamen farklı nedenlerle oy veren milyonlarca insandan söz ediyoruz.
Benim sorguladığım Kürtlerin psikolojisi değil.
Siyasi aktörlerin stratejisidir.
CHP’nin bir ihtiyacı vardı:
Erdoğan’ı yenebilmek için mümkün olduğunca geniş bir seçmen koalisyonu kurmak.
HDP açısından da başka bir siyasi teşvik ortaya çıkmıştı:
Kendisinin ve temsil ettiği siyasi hareketin alanını daralttığını düşündüğü Erdoğan–MHP iktidarının değişmesi.
İki tarafın birbirine âşık olması gerekmiyordu.
Aynı dünya görüşüne sahip olmaları da gerekmiyordu.
Ortak rakip yeterliydi.
Siyaset psikolojisinin en eski gerçeklerinden biridir bu.
Bütün ittifaklar ortak değerlerden doğmaz.
Bazıları ortak çıkardan doğar.
Bazıları ortak korkudan.
Bazıları da ortak rakipten.
Sıkışmışlık ise bu tür ittifakları hızlandırır.
İnsan önündeki kapıyı açamıyorsa başka kapı arar.
Siyasi hareketler de bundan bütünüyle farklı değildir.
Belki de bu nedenle sorulması gereken soru şudur:
CHP ile HDP arasındaki seçim yakınlaşması bir fikir birlikteliği miydi, yoksa iki farklı siyasi ihtiyacın aynı sandıkta buluşması mıydı?
Hafızayı Biraz Daha Geri Saralım
Bu noktada başka olayları da unutmayalım.
Kemal Kılıçdaroğlu 2011’de Hakkâri’de Avrupa Yerel Yönetler Özerklik Şartı konusunda Türkiye’nin koyduğu çekincelerin kaldırılmasını savunmuştu.
Bu, “Hakkâri bağımsız olsun” demek değildir.
Böyle anlatmak dürüst olmaz.
Fakat merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki yetki dağılımını yerel yönetimler lehine genişletmeye açık bir siyasi tercihtir. Ayrılıkçı terörle onlarca yıl mücadele etmiş Türkiye’de bunun sonuçlarının tartışılması da son derece doğaldır.
Sonraki yıllarda HDP’nin özellikle kritik büyükşehir seçimlerinde izlediği aday stratejileri muhalefetin kazanma ihtimalini artırdı.
Selahattin Demirtaş’a CHP içerisinden verilen destekler geldi.
Ve artık ortaya ilginç bir kronoloji çıkmaya başladı.
İktidar çözüm ararken:
Millî güvenlik kaygısı.
PKK hendeklere girdiğinde ve devlet çok sert bir mücadele başlattığında:
Devlete yönelik insan hakları eleştirileri.
SİHA’lar terörle mücadelede kullanılmaya başladığında:
Sivil kayıpları iddiaları ve soru işaretleri.
HDP seçmeninin desteği Erdoğan’ı yenebilmek açısından kritik hale geldiğinde:
Demokratik siyasi işbirliği.
Devlet yıllar sonra yeniden PKK’nın silah bırakmasını ve örgütün tasfiyesini hedefleyen bir süreç başlattığında:
Tekrar…
Millî kaygılar.
İşte benim kafam burada karışıyor.
Çünkü millî kaygı seçim sonuçlarına göre açılıp kapanan bir şemsiye değildir.
Ya ilkedir ya da siyasi araçtır.
İnsan Başkasını Biraz da Kendinden Bilir
Şimdi siyaseti biraz bırakıp insan zihnine girelim.
Çünkü bence yazının asıl meselesi burada başlıyor.
İnsan başkasının niyetini çoğu zaman kendi tecrübesinin içinden okur.
Eğer sen Kürt siyasi hareketiyle kurduğun ilişkiyi ülkenin meselesini çözmekten çok iktidar hesabının bir parçası olarak gördüysen, rakibinin aynı aktörlerle konuştuğunu gördüğünde onun da aynı hesabı yaptığını düşünmen şaşırtıcı değildir.
Çünkü insan başkasının hesabını biraz da kendi hesabından bilir.
Dün HDP seçmeninin desteğini iktidarı değiştirecek siyasi aritmetiğin parçası olarak gördüysen, bugün devletin attığı her adımda da siyasi alışveriş ararsın:
“Karşılığında ne verdiler?”
“Öcalan çıkacak mı?”
“PKK’ya ne vaat edildi?”
“Bunun altında hangi seçim hesabı var?”
Belki gerçekten vardır.
O zaman gösterelim.
Ama yoksa insanın kendisine başka bir soru sorması gerekir:
Acaba rakibimin niyetini kendi siyaset yapma biçimim üzerinden mi okuyorum?
Bu soru rahatsız edicidir.
Zaten iyi soruların görevi insanı rahatlatmak değildir.
Beynimizin Küçük Avukatı
Psikolojide motivated reasoning, yani güdümlü akıl yürütme denen çok insani bir mekanizma vardır.
İnsan her zaman önce delillere bakıp sonra karar vermez.
Bazen önce kararını verir.
Sonra beynini kararının avukatı olarak işe alır.
Rakibinizi sevmiyorsanız onun yaptığı olumlu bir iş bile zihninizde şüpheli hale gelebilir.
Terörün bitmesini elbette istersiniz.
Fakat terörü siyasi rakibiniz bitirecekse psikolojik bir çatışma başlar.
Çünkü ülkenizin kazancı aynı zamanda rakibinizin siyasi başarısı olacaktır.
İnsan kendisine açıkça:
“Terör devam etsin, yeter ki Erdoğan başarmasın”
diyemez.
Vicdan bunu kolay kolay taşıyamaz.
Zihin bunun yerine daha kullanışlı bir hikâye kurabilir:
“Bu zaten terörü bitirmek değil.”
“Kesin bir pazarlık var.”
“Öcalan çıkacak.”
“Ülkeyi bölecekler.”
Böylece insan aynı anda iki şeyi başarır.
Hem rakibinin başarısına karşı çıkar hem de aynaya baktığında hâlâ ülkesini düşünen insanı görür.
İnsan zihni muhteşem bir avukattır.
Özellikle kendi davasına baktığında.
Küçük Bir Ayna
Şimdi siyasi görüşünüz ne olursa olsun küçük bir deney yapın.
Partilerin isimlerini kapatın.
Erdoğan’ı çıkarın.
Özgür Özel’i çıkarın.
Bahçeli’yi çıkarın.
DEM’i çıkarın.
Masada yalnızca şu ihtimal kalsın:
PKK silah bırakacak, örgütsel yapısını tasfiye edecek ve Türkiye’nin onlarca yıldır yaşadığı terör sona erecek.
Bunu ister miydiniz?
Muhtemelen evet.
Şimdi ikinci soruya geçelim.
Bunu Erdoğan başarırsa yine ister misiniz?
İşte vatandaşlıkla taraftarlığın birbirinden ayrıldığı nokta biraz burasıdır.
Aynı soruyu yarın AK Partili de kendisine sormalıdır.
CHP iktidara gelir ve Türkiye’nin yararına büyük bir başarı elde ederse AK Partili seçmenin görevi o başarıdan rahatsız olmak değildir.
Alkışlamaktır.
Çünkü siyasi partiler ülkenin sahibi değildir.
Ülkeye hizmet etmek için kullandığımız araçlardır.
O Zaman Gösterin
Bugünkü sürece de aynı yöntemle bakalım.
Öcalan’ı serbest bırakacak bir hüküm varsa gösterin.
Cinayet işlemiş PKK mensuplarını hiçbir hukuki ayrım gözetmeden serbest bırakacak bir düzenleme varsa gösterin.
Türkiye’nin egemenliğinden vazgeçildiği bir madde varsa gösterin.
Varsa beraber karşı çıkalım.
Çünkü o zaman mesele Erdoğan değildir.
CHP değildir.
DEM değildir.
Türkiye’dir.
Ama bunlar yoksa olmayan hükümler üzerinden “Öcalan çıkıyor”, “PKK kazanıyor”, “Türkiye bölünüyor” korkusu üretmenin adına millî hassasiyet demeden önce insanın bir kere daha düşünmesi gerekir.
Çünkü artık elimizde yalnızca bugünün sözleri yok.
Bir kronoloji var.
Ve kronoloji insanların kalplerini okuyamaz.
Ama tutarlılıklarını çok güzel ölçer.
Dün hükümet çözüm ararken millî kaygılarınız vardı.
Sonra iktidarı değiştirebilmek için HDP seçmeninin desteği kıymetli hale geldi.
Bugün devlet yeniden terörü sona erdirmeye çalışırken millî kaygılarınız yeniden ortaya çıktı.
O halde kimseye hakaret etmeden yalnızca şu soruyu sormak hakkımızdır:
Değişen Türkiye’nin millî menfaatleri mi, yoksa sizin siyasi menfaatleriniz mi?
Ve belki özellikle muhalif okurun kendisine sorması gereken daha zor bir soru vardır:
Ben gerçekten Türkiye’nin kazanmasını mı istiyorum?
Yoksa Türkiye’nin ancak benim istediğim insanlar yönetirken kazanmasını mı?
Rakibimin doğru yaptığı bir şeyi kabul edebiliyor muyum?
Rakibimin başarısına, benim siyasi yenilgim olsa bile, ülkemin başarısı olduğu için sevinebiliyor muyum?
Yoksa zihnim ülkenin menfaatiyle partimin menfaatini artık birbirinden ayıramıyor mu?
Bu soruların cevabını bana vermenize gerek yok.
İnsanın bazı sorulara yalnızken cevap vermesi daha faydalıdır.
Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gidip oy vermek değildir.
Bazen kendi tarafına karşı çıkabilme ahlakıdır.
Bazen sevmediğin insanın doğru yaptığını söyleyebilme cesaretidir.
Bazen de yıllarca karşı çıktığın bir adam ülken için doğru bir şey yaptığında dişini sıkıp:
“Bu defa haklı.”
diyebilmektir.
Benim ölçüm ise bundan daha basit:
Benim takımım kaybetsin. Yeter ki ülkem kazansın.
Çünkü takım yarın değişebilir.
Liderler gelir, gider.
Partiler kurulur, kapanır.
Seçimler kazanılır, kaybedilir.
Ama geriye aynı ülke kalır.
Belki “Barış kimin işine yarıyor?” sorusunun cevabı da bu yüzden düşündüğümüzden çok daha basittir.
Gerçekten barışsa…
Türkiye’nin.
Kimin siyasi hanesine yazılacağı ise ülkesini takımından büyük gören insan için ikinci meseledir.








