Bazen bir ülkenin hikâyesini anlamak için büyük laflara değil, birkaç rakama bakmak yeter.
2002 yılında Türkiye'de 372 spor salonu vardı. Sonraki yıllarda bu sayı 900'ün üzerine çıktı. Yüzme havuzları, atletizm pistleri, gençlik merkezleri ve diğer spor tesisleriyle birlikte Türkiye'nin spor altyapısı son yirmi küsur yılda birkaç kat büyüdü.
Bu yatırımlar yalnızca beton değildir. Sporcu dediğiniz şey salonda yetişir. Çocuk o salona girer, antrenörle tanışır, kulüp altyapısına geçer; içlerinden bazıları milli formaya kadar yükselir.
Nitekim Türkiye'nin basketbol ve özellikle voleyboldaki yükselişi de bu dönemin içinde gerçekleşti.
Kadın voleybolunda ilk büyük kırılma 2003'te geldi: Avrupa ikinciliği.
2011'de Avrupa üçüncülüğü.
2012'de tarihimizde ilk kez Olimpiyatlar.
2019'da Avrupa ikinciliği.
2021'de Avrupa üçüncülüğü.
2023'te Milletler Ligi ve Avrupa şampiyonluğu.
2024'te Olimpiyat dördüncülüğü.
2025'te Dünya Şampiyonası ikinciliği.
2026'da yeniden Avrupa şampiyonluğu.
Yani bugün yere göğe sığdıramadığımız Filenin Sultanları'nın büyük başarı hikâyesinin neredeyse tamamı AK Parti iktidarı döneminde yaşandı.
Şimdi buradan "Kupaları Erdoğan kazandı" gibi saçma bir sonuç çıkarmayalım.
Sahaya Erdoğan çıkmadı.
Bu başarının sahipleri sporcular, aileleri, antrenörler, federasyon, kulüpler ve yıllarca emek veren voleybol camiasıdır.
Ama spor salonlarını, tesisleri, altyapı imkânlarını birkaç kat büyüten kamu yatırımlarını da tarihten silemezsiniz.
Dolayısıyla "AK Parti sayesinde şampiyon oldular" demek ne kadar sığsa, "AK Parti'ye rağmen şampiyon oldular" demek de o kadar sığdır.
Fakat Türkiye'de kupayı bile rahat bırakamıyoruz.
Son yıllarda Filenin Sultanları üzerinden başka bir hikâye yazılmaya başlandı:
"Atatürk'ün kızları."
Bunda hiçbir problem yok.
Atatürk bu ülkenin kurucusu. Elbette Atatürk'ün kızları.
Problem cümlenin söylenmeyen devamında:
"Atatürk'ün kızları… yani bizim kızlarımız; sizin değil."
Buradaki "siz" de belli:
Dindarlar.
Muhafazakârlar.
AK Parti seçmenleri.
Erdoğan.
Kızlar şortla oynuyor, özgür kadınlar, dolayısıyla bunlar seküler Türkiye'nin kızları; karşılarında da onları istemeyen muhafazakâr Türkiye var.
Bu hikâyenin oluşmasına bazı dinî isimlerin söyledikleri de maalesef malzeme verdi.
İhsan Şenocak kadın voleybolcuların kıyafetleri üzerinden "yarı çıplak" ifadelerini kullandı. Ebrar Karakurt hakkında ağır açıklamalar yaptı.
Diyanet'te hukuk müşavirliği yapmış Adnan Üstün "bacağı baldırı açık" diyerek voleybolcuları eleştirdi.
Cübbeli Ahmet'e atfedilen, voleybolcuları tebrik etmenin dinî bakımdan çok ağır sonuçları olacağı yönünde sözler de yıllardır dolaşıyor; ancak orijinal bağlamı kesinleşmeden onun ağzına kesin bir cümle koymayalım.
Bunların hepsini eleştirelim.
Hatta en sert biçimde eleştirelim.
Ama sonra küçük bir soru soralım:
Bunları Erdoğan mı söyledi?
Hayır.
Fakat mahalle matematiği hemen devreye giriyor.
Cübbeli Müslüman.
Erdoğan Müslüman.
Cübbeli eşittir Erdoğan.
Şenocak muhafazakâr.
Erdoğan muhafazakâr.
Şenocak eşittir Erdoğan.
İyi de adamın ne söylediğine değil, ne yaptığına bir bakalım.
Filenin Sultanları şampiyon oluyor:
Erdoğan tebrik ediyor.
Bir daha şampiyon oluyorlar:
Yine tebrik ediyor.
Dünya Şampiyonası'ndan madalyayla geliyorlar:
Cumhurbaşkanlığı'nda kabul ediyor.
Üstelik sporcularla tek tek tokalaşıyor.
Evet.
Bildiğimiz el.
Bildiğimiz tokalaşmak.
Hani kadınla el sıkışmanın haram olduğundan hareketle Erdoğan'ın kafasının içinde yıllardır hayalî bir şeriat devleti kuruyordunuz ya...
Adam kızların elini sıkıyor.
Sonra karşımıza Melissa Vargas çıkıyor.
Küba doğumlu, bugün Türk kadın voleybolunun en büyük yıldızlarından biri.
Vargas'ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmesine destek veren Cumhurbaşkanı kim?
Recep Tayyip Erdoğan.
2021'de vatandaş oluyor ve kimliğini bizzat Erdoğan'ın elinden alıyor.
Şimdi insan ister istemez merak ediyor:
Erdoğan vatandaşlık evrakını imzalarken Vargas'a,
"Melissa Hanım, yalnız küçük bir şartımız var. Milli takımda biraz daha muhafazakâr giyinirseniz imzayı atıyorum..."
mı dedi?
Hayır.
Vargas vatandaş oldu.
Ay-yıldızlı formayı giydi.
Türkiye'yi dünya ve Avrupa voleybolunun zirvesine taşıyan kadınlardan biri haline geldi.
Yani bugün bazı insanların Erdoğan'a karşı sembolleştirmeye çalıştığı takımın en büyük yıldızlarından birinin milli formaya uzanan yolunda Erdoğan'ın desteği var.
Gerçeklerin ideolojik senaryolara karşı kötü bir huyu vardır:
Bazen senaryoya uymazlar.
Bu nedenle bazı muhafazakârların kadın voleybolcular hakkında söylediği saçmalıkların faturasını bütün dindarlara, AK Parti seçmenlerine ve Erdoğan'a kesmek, eleştirdiğiniz bağnazlığın başka renkteki versiyonudur.
Sonra da Filenin Sultanları'nı "bizim kızlarımız" diye sahipleniyorsunuz.
Hayır.
Sizin kızlarınız değil.
Benim de değil.
AK Parti'nin değil.
CHP'nin değil.
Laiklerin değil.
Muhafazakârların değil.
Türkiye'nin kızları.
"Atatürk'ün kızları" mı?
Elbette.
Ama Atatürk CHP seçmeninin aile büyüğü değildir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusudur.
Başörtülü bir annenin kızı da Atatürk'ün kızıdır.
Şortuyla sahaya çıkan Zehra Güneş de.
Ve galiba bütün bu uzun tartışmanın cevabını son Avrupa Şampiyonası'nda tek bir görüntü verdi.
Zehra Güneş şampiyonluğun ardından tribüne koştu.
Başörtülü annesine sarıldı.
Bir tarafta milli formasıyla, şortuyla Zehra.
Diğer tarafta başörtüsüyle annesi.
Anne kızına bakarken "Benim inancıma göre senin kıyafetin uygun mu?" diye cetvel çıkarmadı.
"Benim gibi yaşamıyorsun" demedi.
Kızını kendi hayat tarzının sınavına sokmadı.
Sarıldı.
Çünkü karşısındaki önce kızıydı.
Gurur duydu.
Sevdi.
Kabul etti.
Aslında aradığımız Türkiye o görüntünün içinde duruyordu.
Başörtülü bir anne ile şortlu kızının birbirini değiştirmeye çalışmadan sarılabildiği o birkaç santimetrelik yerde.
File bugün var, yarın yok.
Siyasetçiler bugün var, yarın yok.
İktidarlar değişir, muhalefet değişir, formalar değişir.
Ama o kızlar bu ülkenin kızları.
Türkiye'nin Sultanları.
Ve yıllardır "özgürlük", "çağdaşlık", "hoşgörü" diye nutuk atan bazı Kemalistlere son bir şey söylemek gerekiyor:
Zehra'nın başörtülü annesi, kendi inancına göre yaşamayan kızına baktı ve önce insanı, önce evladını gördü.
Keşke siz de yıllardır kendiniz gibi yaşamayan dindar insanlara, o annenin Zehra'ya gösterdiği empatinin binde birini gösterebilseydiniz.








