Muhalefet Adına Her Şey Mubah mı?
Bir dünyada olup bitene, insanın saçını başını yolacağı yoğunluktaki gündeme, bir de bizim içerideki bazı medya organlarının “prime time’a” sabitlediği gündeme bakıyorum… Sonra da bakmaktan vazgeçiyorum.
İki ayrı dünya!
Dünyanın bir tarafında dengeler yeniden kuruluyor, ülkeler yeni ittifaklar arıyor, savaşlar, ekonomik krizler, enerji ve güvenlik meseleleri ülkelerin geleceğini belirliyor. Bizde ise bir kısım medyanın bütün gündemi, hukuki ve siyasi tartışmaların merkezine yerleştirdiği bir isim etrafında dönüp duruyor.
Diploması sahte olduğu iddia edilen, soy adını değiştirmek durumunda kalmış, geldiği makamlara katakulliyle ulaştığı tartışılan, İstanbul’un kaderinde söz sahibi bir makama hasbelkader yükselmiş bir siyasetçi hakkında yürütülen ve kamuoyuna yansıyan çok sayıda hukuki süreç var.
Malum kesim, “Allah Allah, Vay anasına” nidalarını bırakıp bu kişiyi kurtarmak; olmadı davaları sulandırmak; o da olmadı, mümkün olduğunca hafifletmek için sosyal medyada, tv’de seferber olmuş durumda.
Adını “muhalefet” koyup, davaya da “siyasi dava” diyorlar. Siyasallaştırmaya çalışıyorlar.
Peki bizim konumuz, gündemimiz bu mu olmalı? İşi gücü bırakıp bir hukuksuzu aklama operasyonunu mu konuşalım?
Biz bunları nereye, niçin ve hangi ölçülerle seçtik?
Neden bu fondaş’lar “seçmenin tercihi” yaygarasını yaparken seçilenin sorumluluğunun hesabını konuşmuyor?
Çünkü hedef belli:
Karşı tarafı, yani hükümeti yenmek.
Haklı mı, haksız mı pek bir önemi yok Yeter ki “karşı taraf” kaybetsin. Ülkenin de kaybediyor olması ya aklına gelmiyor ya da işine geliyor.
İşte asıl tehlike de burada başlıyor. Biz kazanalım da ne olursa olsun.
PEKİİİİİİİ…
Bu ülkede muhalefet yaptığını zanneden güruhun içinde;
Hırsızlığı sabit olan var mı? Var.
Rüşvet aldığı sabit olan var mı? Var.
Şantajcılığı sabit olan var mı? Var.
FETÖ’cülüğü aşikâr olan var mı? Var.
“Yunan’la savaş olsa Yunan’ı desteklerim.” diyen var mı? Var.
Terör örgütü destekçisi olan var mı? Var.
“Kadın bile sattım.” diyen …vat var mı? Var.
“Velev ki …r.spuyum.” diyen ve bunu savunan var mı? Var.
LGBT destekçisi var mı? Var.
“CHP içinde taciz, tecavüz oldu mu? Oldu. Tabii ki olacak.” diyen Sera Kadıgil var mı? Var.
Küfürbazı var mı? Var.
İngiliz’e beygir olma heveslisi bir başkanı oldu mu? Oldu.
Uçkur sevdalısı başkanı, peştamallı otel odası vakasıyla gündeme geleni, Tanju Özcan’ı, Özkan Yalım’ı ve daha niceleri var mı? Var.
Ajanı, bavulla para taşıyanı, kamerayı bantlayanı var mı? Var.
Belediyecilik yapmayanı var mı? Var.
İstanbul’un MOBESE sistemini Yahudilere ve Amerikalılara verdiği iddia edilenler var mı? Var.
Yalan ve iftiranın dibine vuran siyasetçileri, milyonluk maaşlarla beslenen trolleri var mı? Var.
Bu yalanlara inanan zavallı bir kitle var mı? Var.
Makarios heykeli diken, Ankapark’ı çürümeye terk ederek ülkeyi milyarlarca lira zarara uğratan, İzmir’de Yunanca isimler kullananlar var mı? Var.
Daha fazlasını saymaya bu sayfa yeter mi? Yetmez.
Sen ey bunların destekçisi!
Mum kadar ışığı olmayıp kendini güneş kadar aydın sanan zavallı…
Söyle bakalım:
Yukarıda saydıklarımızın hangisi karşısında normal bir insanın yüzü kızarmaz, ar etmez, utanmaz?
Nasıl olur da ülkeyi bu gibilere emanet etmeyi düşünebilirsin?
Kimsin?
Hangi milletten, hangi kandan, hangi meşreptensin?
Yukarıda madde madde saydığımız arsızlıkları, edepten uzak davranışları ve kötü örnekleri bir tarafa bırakalım.
Şimdi sayfayı çevirelim.
Bir insan yerel yöneticisini seçerken hangi kriterleri esas almalıdır?
Yerel yönetici;
ideoloji pazarlamacısı,
rejim değiştirme heveslisi bir darbeci,
eşini, dostunu, avenesini, yalamacısını ve yardakçısını kayıran,
kamu kaynaklarını kendi çevresine dağıtan,
imar planlarını yapmadan önce nerede ne olacağını akraba ve taallukatına sızdıran
kimse değildir.
Yukarıda madde madde saydıklarımızın hiçbiri değildir.
Özetle; yerel yönetici genelin değil, yerelin insanıdır.
Yerel halkla iç içedir.
Vizyonunu; şeffaflık, dürüstlük ve hesap verebilirlik ilkeleri üzerine kurar. Yaşadığı toplumun altyapısı, ulaşımı, çevresi, temizliği ve diğer temel ihtiyaçları için çalışır.
Çünkü yerel yönetici, hayatın tam içindedir.
Trafik sorununu çözmeye çalışır.
Minibüste, otobüste seyahat eden insanların çukurlu yollarda her frende oraya buraya savrulmasını önleyecek yollar yapar.
Metronun, tramvayın ve metrobüsün seferlerini ve zamanlamalarını doğru planlar.
Kendisine az oy çıkan bölgelerin otobüs seferlerini azaltmaz.
Toplu taşıma araçlarının yanmasını, kazaları ve insanların araçları itmek zorunda kalmasını önleyecek tedbirleri alır.
Şehri imar eder.
Şehri yaşanabilir ve nefes alınabilir hâle getirir. Çöpü toplar.
“Bedava su vereceğim.” deyip ardından onlarca kez zam yapmaz.
Var olan dikey bahçeleri sökmek, şehri festival havasına sokan lalelerden vazgeçmek yerine; daha çekici, daha yaşanabilir ve topluma pozitif bir ruh verecek yeni güzellikler oluşturur.
Büyük aktivite alanlarına sahip bahçeler ve parklar yapar.
Şehri sadece betonla değil, insanla, doğayla ve estetikle buluşturur.
Yerel yönetici bulunduğu makamı, kendisini bir üst makamın altındaki merdivenin basamağına taşıyacak bir araç olarak göremez.
Çünkü makamı bir basamak olarak gören, bir süre sonra bulunduğu şehri değil, çıkacağı bir sonraki makamı düşünmeye başlar.
Çalışma şevkini, konsantrasyonunu kaybeder.
Farklı düşüncelere, farklı hülyalara dalar.
Uçar gider.
Ve böylece başarısız olur.
Kendini de şehrini de tüketir.
Çünkü yerel yönetimde asıl mesele, bir sonraki makama ulaşmak değil; bulunduğun makamın hakkını vermektir.
Şehirler, siyasetçilerin kariyer basamakları değildir.
Şehirler insanların hayatıdır.
Ve o hayat, emanettir.
Emanete hıyanetlik affedilmez, affedilmemelidir.
Lokman Çetin Güven
15/09/2026








