Bu yazı bütün muhaliflere değil.
İktidarı eleştiren ama kendi siyasi tercihini de aynı sertlikle sorgulayabilen, karşısındaki insanı verdiği oy nedeniyle aşağılamayan hiç kimseyle bir meselem yok.
Benim meselem, yıllardır AK Parti seçmenine “koyun”, “cahil”, “biatçı” diye yukarıdan bakarken kendisini eğitimli, sorgulayan ve entelektüel tarafta konumlandıran bir muhaliflikle.
Çünkü uzun zamandır garip bir şey izliyorum:
Başkalarını biat etmekle suçlarken kendi siyasi davranışınızı hiç incelediniz mi?
Biraz geriye gidelim.
Mustafa Sarıgül…
2014’te İstanbul’u kazanabilecek adam olarak sahneye çıktı.
Ardından Ekmeleddin İhsanoğlu geldi. CHP’nin tarihsel ve sosyolojik kimliği düşünüldüğünde son derece sıra dışı bir cumhurbaşkanı adayıydı. CHP ile MHP’nin ortak “çatı adayı” oldu. Başlangıçta itiraz edenler vardı ama parti “adayımız bu” dedi ve büyük bir kesim arkasına geçti.
Sonra başka bir seçim geldi.
Bu defa Muharrem İnce…
Meydanlar doldu. Enerjisi, hitabeti, Erdoğan’ın karşısında mücadele edebilecek siyasetçi oluşu konuşuldu.
Muharrem İnce artık umuttu.
Seçim kaybedildi.
Yıllar geçti, İnce CHP’den ayrıldı ve 2018’de milyonlarca muhalif seçmenin cumhurbaşkanı yapmak istediği adam, 2023’e gelindiğinde muhalefetin bir bölümünün gözünde neredeyse seçimi kaybettirmek üzere ortaya çıkmış bir sabotajcıya dönüştü.
Hakkında sahte dekontlar ve kendisine aitmiş gibi sunulan cinsel içerikli görüntüler dolaştı. İnce bunların montaj ve iftira olduğunu söyleyerek adaylıktan çekildi.
Bunları kimin yaptığını bilmiyorum ve delilsiz biçimde herhangi bir siyasi partiye yüklemiyorum.
Ben başka bir şeyi merak ediyorum:
Bir zamanların kahramanı nasıl bu kadar kolay düşmana dönüşüyor?
Sonra Kemal Kılıçdaroğlu…
Bir dönem adı bile değişmişti neredeyse:
“Gandhi Kemal.”
Sakinliği, dürüstlüğü, mütevazılığı anlatıldı. “Kemal Amca” oldu.
2023 geldiğinde çıta biraz daha yükseldi:
“13. Cumhurbaşkanımız Kemal Kılıçdaroğlu.”
Artık yalnızca aday değildi. Umuttu, bahardı, değişimin sembolüydü.
Seçim kaybedildi.
Ve o kutsal hale birkaç ay içinde dağıldı. Düne kadar ülkeyi kurtarmasını beklediğiniz adamın gitmesi için bu defa kendi seçmeni mücadele etmeye başladı.
Sonra Özgür Özel geldi.
Başlangıçta burun kıvıranlar oldu. Özellikle “normalleşme” siyaseti başlayınca eleştirilerin dozu yükseldi:
“Erdoğan’a zaman kazandırıyor.”
“İktidar olmak istemiyor.”
“Erdoğan’ın oyununa geliyor.”
Sonra siyasi kavga sertleşti. Özgür Özel’in dili de sertleşti.
Ve dün beğenilmeyen Özgür Özel, bazıları için bugünün mücadeleci liderine dönüşmeye başladı.
Olabilir.
İnsan fikrini değiştirebilir. Siyasetçi de değişebilir.
Benim sorum şu:
Siz neden değiştirdiniz?
Adam hakkında yeni bir şey mi öğrendiniz? Politikası mı değişti? Liderlik yeteneğini mi keşfettiniz?
Yoksa sevmediğiniz adama daha yüksek sesle bağırmaya başladığı için mi birden lider oldu?
Eğer cevap sonuncusuysa burada konuşmamız gereken bir şey var.
PEKİ MANSUR’U NE YAPACAĞIZ?
Şimdi hikâyeye küçük bir problem çıktı.
Mansur Yavaş.
Daha düne kadar muhalefetin en değerli siyasetçilerinden biriydi. Sakin, güvenilir, devlet adamı… Hatta cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarında Ekrem İmamoğlu’nun önüne geçtiği dönemler oldu.
Derken CHP parçalandı.
Özgür Özel ve beraberindeki milletvekilleri ayrıldı.
Ama Mansur Yavaş?
Mansur Bey eski CHP’de kaldı.
Şimdi ne yapacağız?
Ben gerçekten sistemi anlamaya çalışıyorum.
Mansur’u ne zaman linç ediyoruz?
Şimdiden mi?
Biraz daha mı bekliyoruz?
Yoksa şimdilik dokunulmaz mı?
Aslında bize haftalık bir liste verseniz hepimiz rahat edeceğiz.
Bu hafta kimi seviyoruz, kime kızıyoruz? Kim demokrat, kim hain? Kim sarayın adamı, kim gerçek Atatürkçü? Kim mücadeleci, kim korkak?
Pazartesi sabahı listeyi yayımlayın da yanlışlıkla geçen haftanın kahramanına küfredip bu haftanın hainini alkışlamayalım.
Sistem biraz hızlı değişiyor.
Şaka bir yana, Mansur Yavaş örneği tam da bu nedenle önemli.
Dün onu “ülkeyi yönetebilecek adam” olarak görüyorsanız ve bugün sizin tercih ettiğiniz siyasi tarafa geçmedi diye değeri değişiyorsa, dün Mansur Yavaş hakkında yaptığınız değerlendirmenin ne kadarı gerçekten Mansur Yavaş’la ilgiliydi?
Belki insanları değerlendirmiyoruz. Yalnızca o gün bizim bulunduğumuz yere ne kadar yakın durduklarını ölçüyoruz.
BELKİ SORUN LİDERLERDE DEĞİLDİR
Bir insan hayatı boyunca kötü sevgililer seçiyorsa bir noktadan sonra sevgililerini incelemeyi bırakıp kendisine de bakmalıdır:
“Ben neden sürekli aynı insan tipini seçiyorum?”
Siyasette neden bunu yapmıyoruz?
Sarıgül. İhsanoğlu. İnce. Kılıçdaroğlu. İmamoğlu. Özel. Yavaş.
İsimler değişiyor.
Ama seçmenin kendi muhakeme yöntemi değişmiyorsa bir noktadan sonra incelememiz gereken yalnızca siyasetçiler değildir.
Çünkü ortada yıllardır tekrar eden bir döngü var:
Umut → idealizasyon → kahramanlaştırma → hayal kırıklığı → öfke → değersizleştirme → yeni kahraman.
İnsan burada bir kere olsun kendisine sormaz mı?
Belki problem yalnızca seçtiğim insanlarda değil, benim insan seçme biçimimdedir?
Entelektüellik burada başlıyor bence.
Entelektüel olmak diploma, meslek veya rakibinin hatalarını görebilmek değildir.
Rakibinin hatasını zaten görmek istiyorsun.
Asıl entelektüel sınav, kendi mahallen hata yaptığında ne yaptığındır.
Bir insanın entelektüel bağımsızlığını, rakibine karşı ne kadar akıllıca konuştuğundan çok, kendi tarafı saçmaladığında ne kadar yalnız kalabildiğinden anlayabilirsiniz.
KONFORMİZM BAZEN KRAVAT TAKIYOR
Konformizm eğitim seçmiyor.
Üniversite mezunu da, profesör de, gazeteci de, sanatçı da konformist olabilir.
Çünkü zekâ insana mutlaka bağımsız düşünme yeteneği vermiyor. Bazen yalnızca inandığı şeyi savunmak için daha sofistike gerekçeler üretme yeteneği veriyor.
Siyasi konformizm de biraz pusulasız bir gemiye benziyor.
Akıntı doğuya götürüyor:
“Zaten doğuya gidiyorduk.”
Akıntı batıya dönüyor:
“Ben zaten başından beri batının doğru olduğunu düşünüyordum.”
Bir süre sonra problem hangi limana vardığınız değil, akıntıyla sürüklendiğinizi hiçbir zaman kabul etmemeniz oluyor.
Jack Sparrow’un pusulası hiç değilse sahibinin en çok istediği şeyi gösteriyordu.
Bizim siyasi pusulamız neyi gösteriyor?
İlkeyi mi?
Ülkenin menfaatini mi?
Yoksa o gün en çok yenilmesini istediğimiz adamın karşısında kim duruyorsa onu mu?
ÜLKEM Mİ KAZANSIN, TAKIMIM MI?
Futbolda teknik direktörü üç hafta omuzlarda taşıyıp dördüncü hafta istifaya çağırabilirsiniz.
Kaybettiğiniz şey üç puandır.
Siyasette kaybettiğiniz üç puan değildir.
Ülkenizdir.
O yüzden sağlıklı siyasi düşüncenin iki basit soruluk bir testi olduğunu düşünüyorum:
Benim desteklediğim parti ülkenin zararına bir şey yaptığında karşı çıkabiliyor muyum?
Ve daha zoru:
Nefret ettiğim siyasi rakibim ülkenin yararına bir şey yaptığında hakkını teslim edebiliyor muyum?
Siyasi kimlik güçlendikçe zihnimizde fark etmeden şöyle bir dönüşüm yaşanabiliyor:
“Ülkem kazansın.”
Sonra:
“Benim tarafım kazansın.”
En sonunda:
“Benim tarafımın kazanması zaten ülkemin kazanmasıdır.”
Tehlikeli yer burası.
Ben kimseye “Vatanınızı sevmiyorsunuz” demiyorum.
Çok daha zor bir soru soruyorum:
Vatanınızla siyasi mahallenizin menfaati karşı karşıya geldiğinde hangisini seçtiğinizi gerçekten biliyor musunuz?
Bir de bütün bunların üzerine başka insanların siyasi tercihlerine bakıp onları “cahil”, “koyun”, “biatçı” diye küçümsüyorsanız mesele daha rahatsız edici hale geliyor.
Çünkü belki başkasında gördüğünüz şeyin başka bir biçimi sizde de vardır.
Onlar aynı liderin peşinden yıllarca gidiyor olabilir.
Siz iki yılda bir başka kahraman buluyor olabilirsiniz.
Ama lider değiştirmek tek başına özgür düşüncenin kanıtı değildir.
Her yeni lidere âşık olmak da bağımsız düşünce değildir.
Kılıçdaroğlu neden dün Gandhi’ydi?
Özgür Özel neden dün yetersizdi, bugün lider?
Mansur Yavaş dün neden mükemmeldi ve yarın başka bir siyasi tercih yaparsa neden kötü olacak?
Belki hepsinin makul cevapları vardır.
O zaman mesele yok.
Ama cevaplarımız siyasi mahallemizin o günkü duygusuyla aynı anda değişiyorsa, belki bir kere de liderleri değil; onları seçme, yüceltme ve sonra parçalama biçimimizi sorgulamanın zamanı gelmiştir.
Benim sevdiğim siyasetçi yanılabilir.
Benim partim yanlış yapabilir.
Nefret ettiğim adam doğru bir şey yapabilir.
Bunları söyleyebildiğim gün siyasi taraftar olmaktan çıkıp yurttaş olmaya başlarım.
Çünkü mesele benim takımımın kazanması değil.
Benim takımım kaybetsin.
Yeter ki ülkem kazansın.








