Türkiye’de bazı kelimelerin başına gelen, insanın başına gelmiyor.
Kelime sözlükten çıkıyor, memlekette biraz dolaşıyor, iki televizyon programına katılıyor, üç siyasi tartışmaya giriyor; eve döndüğünde kendi anlamını tanıyamıyor.
“Seküler” de bunlardan biri.
Özellikle bazı dindar yayınlarda “seküler kesim” denildi mi gözünüzün önüne hemen belli bir tip getiriliyor: Dinden hoşlanmayan, başörtüsü görünce yüzü düşen, ezan duyunca medeniyet krizine giren, dindar insanı biraz cahil, biraz geri kalmış gören biri…
İyi de kardeşim, onun adı niye seküler olsun?
Ben sekülersem bu adamla aynı nüfus kütüğüne niye yazılıyorum?
Seküler olmak, Müslümanın Müslümanlığından rahatsız olmak değildir. Başörtülü kadının başörtüsüyle, namaz kılan adamın namazıyla, camiyle, ezanla kavga etmek hiç değildir.
Hatta dindar bir insan gayet güzel seküler bir düzeni savunabilir:
“Ben inancımı yaşarım. Devlet de benim inancımı başkasının boğazına tıkmaz. Başkasının inancına veya inançsızlığına da karışmaz.”
Bitti.
Bunda ne dine ihanet var ne akla.
Ama biz Türkiye’de tuhaf biçimde “dindar” ile “seküler”i iki futbol takımı gibi karşı karşıya dizdik. Sanki birine yazıldıysan öbürünün tribününe giremiyorsun.
Oysa asıl kavga başka yerde.
Dindar olduğu için kendisini ahlaken herkesten üstün gören adamla, dine inanmadığı için kendisini dindarlardan daha zeki ve aydın gören adam arasında sandıkları kadar büyük mesafe yok.
Biri “Hakikat bende” diyor.
Öteki “Akıl bende.”
Kostümler farklı, kibir aynı.
Elbette dini eleştirebilirsin. İnanmayabilirsin. Dinin toplum üzerindeki etkisine karşı çıkabilirsin. Bunların hepsi tartışılır, konuşulur.
Ama başörtülü bir kadına bakıp “geri kalmış”, namaz kılan adama bakıp “cahil”, dindar bir topluluğa bakıp “bunlardan memlekete hayır gelmez” diye düşünmenin adı sekülerlik değil.
O olsa olsa entelektüel kibrin ütülü gömlek giymiş hâlidir.
Gelelim bizim meşhur laiklik meselesine.
Orası daha eğlenceli.
Türkiye Cumhuriyeti, 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdu. Yani devlet dine, “Sen kendi işine bak, ben kendi işime” demedi.
Tam tersine imamı, camiyi, din hizmetlerini kendi idari yapısının içine aldı; dini belli ölçülerde örgütleyen, finanse eden ve denetleyen bir sistem kurdu.
Peki bunu kim kurdu?
Dindarlar mı?
Bir sabah Anadolu’nun bütün mütedeyyin insanları Ankara’ya yürüyüp:
“Devlet bizi yönetsin! İmamlarımızın maaşını Ankara versin! Din hizmetlerini de devlet örgütlesin!”
diye miting mi yaptı?
Yok.
Bu sistem Cumhuriyet’i kuran kadroların laiklik anlayışının ürünüydü.
İşin komik tarafı burada başlıyor.
Bugün birileri hem Türkiye’nin tarihsel laiklik modelini kutsal emanet gibi savunuyor hem de dönüp dindarlara:
“Devletin içinde Diyanet’in ne işi var?”
diye kızıyor.
E güzel kardeşim, Diyanet’i adamlar sonradan gizlice gece yarısı devlet binasına sokmadılar ki.
Sistemi kuran Cumhuriyet.
Diyanet’in kaldırılmasını savunabilirsin. Devlet din işlerinden tamamen elini çeksin de diyebilirsin. Hatta bana sorarsan bunun tartışılması son derece değerlidir.
Ama faturayı doğru adrese keselim.
Bir de meşhur cümlemiz var:
“Avrupa’da böyle mi?”
Hangi Avrupa?
Fransa mı?
İngiltere mi?
Almanya mı?
Avrupa dediğin şey tek model üreten tost makinesi değil. Fransa’nın din-devlet ilişkisi başka, İngiltere’nin başka, Almanya’nın başka.
Dolayısıyla Türkiye’nin tarihsel laiklik uygulamasıyla sekülerliği aynı torbaya doldurup sonra torbayı sallamak bizi pek bir yere götürmüyor.
Belki önce kelimeleri rehabilitasyona almamız gerekiyor.
Dindarlık başka şey.
Din düşmanlığı başka şey.
Ateizm başka şey.
Laiklik başka şey.
Sekülerlik başka şey.
Hepsini aynı tencereye atıp karıştırınca ortaya siyaset çıkıyor olabilir ama fikir çıkmıyor.
Benim itirazım basit:
“Seküler” kelimesini din düşmanlığının üzerine örtmeyin.
Çünkü ben seküler olabilirim ve başörtülü bir kadının başörtüsünden zerre kadar rahatsız olmayabilirim.
Namaz kılan adamın namazıyla hiçbir meselem olmayabilir.
Hatta onun inancını özgürce yaşayabilmesini kendi özgürlüğümün rakibi değil, garantisi olarak görebilirim.
Çünkü özgürlük dediğin şey sadece sana benzeyen insan için istendiğinde özgürlük değildir.
Asıl sınav, sana hiç benzemeyen adam kapıdan içeri girdiğinde başlar.
Sekülerlik de bana göre tam orada anlam kazanır:
Senin neye inandığınla değil,
benim senin neye inanacağına hükmetmeye kalkıp kalkmadığımla ilgilenir.








