Son zamanlarda çok duyuyorum:
“Eskiden asgari ücretle geçiniliyordu kardeşim. Maaşın yarısıyla kirayı öderdik, kalanıyla evi geçindirirdik. Şimdi maaş kiraya yetmiyor.”
İyi de gerçekten öyle miydi?
Ben o günleri de yaşadım, bugünü de yaşıyorum. Hafızam bana pek öyle söylemiyor.
O yüzden meseleyi biraz kurcaladım.
Üstelik “devletin rakamlarına güvenmiyorum” diyenler için mümkün olduğunca DİSK’e, TÜRK-İŞ’e, eski Cumhuriyet gazetelerine, muhalif kaynaklara ve uluslararası kuruluşlara baktım.
Çünkü benim itirazım şu:
AK Parti döneminin 25 yıllık ekonomik ve toplumsal bilançosunun, son birkaç yılın ağır enflasyonu üzerinden geriye doğru yeniden yazıldığını düşünüyorum.
Açık söyleyeyim:
AK PARTİ’YE BU KONUDA BÜYÜK HAKSIZLIK EDİLDİĞİNE İNANIYORUM.
Ben tarafsızlık numarası yapmayacağım. Tarafım kardeşim.
Ama taraf olmak, her yapılanı doğru kabul etmek değildir.
PEKİ GERÇEKTEN ESKİDEN DAHA MI ZENGİNDİK?
2002’de net asgari ücret yıllık ortalamada yaklaşık 174 liraydı. TÜRK-İŞ’in dört kişilik aile için hesapladığı açlık sınırı yaklaşık 337 liraydı.
Yani asgari ücret açlık sınırının ancak yarısı kadardı.
Bugün asgari ücretlinin rahat yaşadığını söylemiyorum.
Yaşamıyor.
Ama bugünün kötü olması, 2002’nin iyi olduğu anlamına gelmiyor.
Aynı şey kira için de geçerli.
2002’nin gazetelerini açıyorsun.
Mayıs 2002’de asgari ücret yaklaşık 164 lira.
Aksaray’da 120 metrekare civarında ev 125 lira, Bakırköy ve Kadıköy’de 200, Bostancı’da 225, Acıbadem’de 250 lira.
Yani İstanbul’un birçok bölgesinde kira bir asgari ücreti buluyor, hatta geçiyor.
Üstelik bunu bugünkü hükümet söylemiyor.
2002’nin Cumhuriyet gazetesi söylüyor.
Ama burada bugünün hakkını da yemeyeceğim.
Bugün gerçekten ağır bir kira ve konut krizi var. Özellikle gençlerin ev sahibi olması çok zorlaştı.
Ben Moda’da oturup:
“Eskiden burada daha rahat yaşıyordum.”
dersem doğru söylüyor olabilirim.
Ama Moda da eski Moda değil.
Benim Moda’daki göreli fakirleşmemle Konya’daki işçinin hayatındaki değişimi aynı şey sanarsam kendi hayatımı Türkiye zannetmiş olurum.
PEKİ 2002 KRİZ YILIYDI DİYORSANIZ, 2000’E GİDELİM
Burada biri çıkıp haklı olarak şunu söyleyebilir:
“2002 zaten 2001 krizinin hemen sonrası. En kötü dönemi seçip bugünü onunla karşılaştırıyorsun.”
Tamam kardeşim.
O zaman 2001 krizinden önceki 2000 yılına gidelim.
2000’in ikinci yarısında net asgari ücret yaklaşık 86,9 milyon liraydı; bugünkü parayla 86,9 TL.
2026 net asgari ücret ise 28.075,50 TL.
Şimdi 4 liralık kıymayla 900 liralık kıymayı yan yana koyup:
“Vay be, eskiden ne kadar ucuzmuş!”
demek hiçbir şey anlatmıyor.
Çünkü maaşın da 87 liraydı.
Asıl soru şu:
BİR AYLIK EMEĞİNLE NE KADAR ALABİLİYORDUN?
Dana kıyma:
2000’de kilosu yaklaşık 4,3 TL. Bir asgari ücretle yaklaşık 20 kilo kıyma alınabiliyordu.
2026’da kilosunu 850–900 TL aldığımızda yaklaşık 31–33 kilo.
Süt:
2000’de litresi yaklaşık 55–60 kuruş. Bir asgari ücret yaklaşık 145–160 litre süt alabiliyordu.
2026’da litreyi 80–90 TL aldığımızda yaklaşık 310–350 litre.
Yumurta:
2000’de tanesi yaklaşık 5,5 kuruş. Bir asgari ücret yaklaşık 1.580 yumurta alabiliyordu.
2026’da tanesini 5–6 TL aldığımızda yaklaşık 4.700–5.600 yumurta.
Domates:
2000’de kilosu kabaca 40 kuruş. Bir asgari ücret yaklaşık 215–220 kilo alabiliyordu.
2026’da kilosunu 70–90 TL aldığımızda yaklaşık 310–400 kilo.
Elma:
2000’de kilosu yaklaşık 40 kuruş. Bir asgari ücret yaklaşık 215–220 kilo alabiliyordu.
2026’da kilosunu 50–60 TL aldığımızda yaklaşık 470–560 kilo.
Ayakkabı:
Burada biraz dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü 2000’in markasız ayakkabısıyla bugünün Nike’ını karşılaştırırsak saçma bir sonuç çıkar.
2000’de sıradan günlük bir ayakkabı yaklaşık 10–20 TL bandında bulunabiliyordu. Bir asgari ücretle kabaca 4–9 çift alınabiliyordu.
Bugün lüks marka değil, sıradan günlük ayakkabıyı yaklaşık 1.200–1.600 TL bandında kabul edersek bir asgari ücretle yaklaşık 17–23 çift alınabiliyor.
Kira:
İşte burada iş tersine dönüyor.
Bugün özellikle İstanbul’da yeni kiraya çıkacak bir asgari ücretlinin durumu 2000’e göre çok ağır.
Yeni kiralarda 30–40 bin liranın sıradanlaştığı İstanbul’da 28.075 liralık asgari ücret bir evin kirasına bile yetmeyebiliyor.
Konut satın almakta da benzer bir sıkıntı var.
Yani rakamların yalnız işime gelen tarafını almıyorum.
Kıymada daha iyiyiz.
Sütte daha iyiyiz.
Yumurtada daha iyiyiz.
Birçok temel üründe satın alma gücümüz daha yüksek.
Ama kirada ve konut satın almada bugün ciddi biçimde sıkışmış durumdayız.
Üstelik artık 2002’yi değil, 2001 krizinden önceki 2000 Türkiye’sini karşılaştırıyoruz.
Ve yine:
“2000 yılında asgari ücretli bugünkünden kesinlikle daha zengindi.”
diyemiyoruz.
Çünkü ucuzluk başka şeydir kardeşim.
ALIM GÜCÜ BAŞKA ŞEYDİR.
ACABA EN ÇOK BIDI BIDI EDEN BİRAZ DA BİZ MİYİZ?
Kentli, eğitimli, orta ve üst-orta sınıf son yıllarda ciddi biçimde sıkıştı.
Memurun asgari ücretliye karşı geçmişte sahip olduğu gelir üstünlüğü azaldı.
Bu gerçek.
Hatta Türkiye’nin problemlerinden biri asgari ücretin giderek “asgari” olmaktan çıkıp normal ücrete dönüşmesi.
Bir ülkenin hedefi herkesi asgari ücretli yapmak değil, insanının emeğini daha değerli hale getirmek olmalı.
Ama bizim orta sınıf olarak başka bir problemimiz daha olabilir.
Biz:
“2015’te Avrupa’ya tatile gidiyordum, şimdi gidemiyorum.”
diye bakıyoruz.
Alt gelir grubundaki adam ise:
“Babamın doğru düzgün sağlık güvencesi yoktu, bugün çocuğumu hastaneye götürebiliyorum.”
diye bakıyor olabilir.
Biz kaybettiğimiz statüyü görüyoruz.
O kazandığı imkânı görüyor.
BEKLENTİLERİMİZ DE DEĞİŞTİ
Bir de tüketim standardımız değişti.
Adam 8 bin liralık spor ayakkabısını gösterip:
“Bir çift ayakkabı 8 bin lira olmuş!”
diyor.
Bir dakika kardeşim.
Ayakkabı mı 8 bin lira, yoksa istediğin marka mı?
Ben çocukken eve renkli televizyon alınması olaydı.
Bugün çocuk telefonunun kamerasını beğenmiyor.
Eskiden kendimizi komşumuzla kıyaslıyorduk.
Bugün telefonu açıyoruz:
Berlin, Amsterdam, Londra, Dubai…
Ama sosyal medya bize Alman’ın borcunu göstermiyor; arabasını gösteriyor.
Vergisini göstermiyor; tatilini gösteriyor.
Referans grubumuz mahalleden çıktı, dünya oldu.
Dolayısıyla bugünkü huzursuzluğumuz üç şeyin toplamı olabilir:
GERÇEK EKONOMİK KAYIP, GÖRELİ STATÜ KAYBI VE YÜKSELEN BEKLENTİ.
“BU İNSANLAR HÂLÂ NİYE AK PARTİ’YE OY VERİYOR?”
İşte burada yıllardır sinir olduğum bir cümle çıkıyor:
“Cahiller kardeşim.”
Belki değil.
Belki biz adamların hayatını bilmiyoruz.
Sağlık hizmetine erişimi arttı.
Sosyal güvence genişledi.
Yollar değişti.
Ulaşım değişti.
İletişim değişti.
Evindeki imkânlar değişti.
Ben özel sağlık sigortasıyla özel hastaneye gidiyorsam devlet hastanesindeki iyileşmenin bana faydası sınırlı.
Ama başka adamın çocuğu orada tedavi oluyorsa onun için muazzam.
Sonra dönüp:
“Bu adam niye hâlâ AK Parti’ye oy veriyor?”
diyoruz.
BELKİ ADAM APTAL DEĞİLDİR KARDEŞİM. BELKİ BİZ ADAMIN HAYATINI BİLMİYORUZDUR.
ALMAN MARKET ARABASINI NİYE DOLDURUYOR?
“Alman markete giriyor, arabayı dolduruyor; biz dolduramıyoruz.”
Doğru.
Ama mesele Almanya’da domatesin mutlaka daha ucuz olması değil.
Asıl fark:
ALMAN’IN EMEĞİ MARKET ALIŞVERİŞİNE KARŞI DAHA DEĞERLİ.
Alman maaşının daha küçük bölümünü mutfağa harcıyor.
Biz daha büyük bölümünü.
Peki Alman bunu nasıl başarıyor?
Yüz yılı aşan sanayileşme.
Sermaye birikimi.
Teknoloji.
Verimlilik.
Kurumsallaşma.
Lojistik.
Ve arkasında devasa Avrupa ortak pazarı.
Almanya’yı yalnız Mercedes yapmıyor. Mercedes’in arkasındaki binlerce yüksek verimli şirket yapıyor.
AVRUPA’NIN İÇİNDE OLMAKLA KAPISINDA OLMAK AYNI ŞEY DEĞİL
Türkiye Avrupa’dan kopuk değil.
Gümrük Birliği sayesinde Avrupa sanayisiyle ciddi biçimde bütünleşmiş durumdayız.
Ama Avrupa Birliği üyesi değiliz.
Kaba anlatırsak:
APARTMANIN BAZI KURALLARINA UYUYORUZ AMA YÖNETİM KURULUNDA OTURMUYORUZ.
AB üyeliği sihirli değnek değil.
Yunanistan kriz yaşadı.
İtalya’nın problemleri var.
Romanya Almanya olmadı.
Ama büyük bir ekonomik kulübün tam üyesi olmakla kapısında bulunmak aynı şey değil.
“TÜRKİYE ÜRETMİYOR” DEMEK DE HAKSIZLIK
Türkiye’nin sorunlarını:
“Hiçbir şey üretmiyoruz.”
diye açıklamak kolaycılık.
Konya’ya git.
Bursa’ya, Kocaeli’ne, Gaziantep’e git.
Ankara’daki savunma sanayiine bak.
Türkiye’nin üretim ve teknoloji kapasitesinin 25 yıl öncekiyle aynı olduğunu kim söyleyebilir?
İHA, SİHA, radar, elektronik harp sistemleri, mühimmat, füze, yazılım…
Artık yalnız kendimiz kullanmıyoruz; ihraç ediyoruz.
Demek ki:
“TÜRKİYE YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜRETEMEZ.”
diye bir kanun yok.
Asıl mesele bu başarıyı ekonominin tamamına yayabilmek.
Savunmada yaptığını makinede, tarım teknolojisinde, yazılımda, sanayide, KOBİ’de de yapmak.
Çünkü birkaç başarılı sektör 86 milyon insanı tek başına zengin edemez.
ENERJİ DENEN KOCA DELİK
Türkiye’nin büyük yapısal problemlerinden biri enerji bağımlılığı.
Petrol alıyoruz, döviz gidiyor.
Doğal gaz alıyoruz, döviz gidiyor.
İthal kömür alıyoruz, yine döviz gidiyor.
Üstelik enerji yalnız benzin istasyonundaki tabela değil.
Çiftçinin mazotu.
Fabrikanın elektriği.
Gübrenin maliyeti.
Kamyonun yakıtı.
Nakliye.
Sonunda domates.
Bu nedenle enerji bağımsızlığı yalnız enerji meselesi değildir.
Cari açık meselesidir.
Kur meselesidir.
Enflasyon meselesidir.
Sonunda vatandaşın cebindeki para meselesidir.
Peki AK Parti döneminde bu konuda hiçbir şey yapılmadı mı?
Yapıldı.
Güneş ve rüzgâr yatırımları arttı.
Nükleer enerjiye girildi.
Karadeniz doğal gazı devreye sokuldu.
Bunların hiçbiri tek başına Türkiye’nin enerji problemini çözmez.
Ama hepsi aynı hedefin parçalarıdır:
DIŞARIYA VERDİĞİN ENERJİ PARASINI AZALTMAK.
BİR DE DALGA GEÇTİĞİMİZ “DIŞ MİHRAKLAR” MESELESİ VAR
Bu laf Türkiye’de o kadar yanlış yerde kullanıldı ki artık duyunca gülüyoruz.
Ama buradan:
“Dış ekonomik ve siyasi baskı diye bir şey yoktur.”
sonucu çıkmaz.
Var kardeşim.
Dünya iyilik cemiyeti değil.
Büyük devletlerin yalnız orduları yok.
Paraları var.
Bankaları var.
Pazarları var.
Teknolojileri var.
Yaptırım güçleri var.
Türkiye S-400 aldı.
ABD CAATSA yaptırımları uyguladı.
Savunma Sanayii Başkanlığı yaptırım kapsamına girdi.
Türkiye F-35 programından çıkarıldı.
Bazı kritik sistemlere ihracat kısıtlamaları geldi.
Bunların ekonomik maliyeti yok mu?
Var.
Bundan:
“Her şeyi dış güçler yaptı.”
sonucu çıkmaz.
Yanlış para politikasını Amerika yapmadı.
Tarım arazilerimizi Amerika parçalamadı.
Eğitimdeki her hatamızı yabancılar yapmadı.
Ama:
“Türkiye’nin karşısına dışarıdan hiçbir engel çıkarılmadı.”
demek de doğru değil.
İkisini aynı anda görebilmek lazım.
EKONOMİK BAĞIMSIZLIK KİMSENİN SANA BASKI YAPAMADIĞI BİR DÜNYA YARATMAK DEĞİLDİR. ÖYLE BİR DÜNYA YOK. EKONOMİK BAĞIMSIZLIK, BASKI YAPILDIĞINDA DİZ ÇÖKMEK ZORUNDA KALMAYACAK KADAR GÜÇLÜ OLMAKTIR.
MUHALEFETİN HİÇ Mİ SORUMLULUĞU YOK?
Kemal Kılıçdaroğlu yıllarca Türkiye’de hukuk, can ve mal güvenliği olmadığı için yabancı sermayenin gelmediğini söyledi.
Ben Kılıçdaroğlu’nun:
“Türkiye’ye yatırım yapmayın, Türkiye batsın.”
dediğini doğrulayamıyorum.
Onun söylediği, hukuk ve güven sağlanırsa yatırımcının geleceğiydi.
Ama benim de sormaya hakkım var:
Bir ülkenin ana muhalefet lideri dünyaya sürekli “Bu ülkede can ve mal güvenliği yok” dediğinde bunun yatırım yapılabilir ülke algısına hiç mi etkisi olmaz?
Ekonomi biraz da güven meselesidir.
Tabii gerçekten hukuk problemi varsa onu düzeltmek de iktidarın görevidir.
Evin çatısı akıyorsa:
“Çatı akıyor deme, müşteri kaçar.”
diyerek çatıyı tamir edemezsin.
Ama evi satarken sokağın ortasında sürekli:
“Bu evde oturulmaz!”
diye bağırmanın da satışa faydası olmaz.
1999’DAKİ TÜRKİYE’YLE BUGÜNKÜ TÜRKİYE AYNI MI?
1999 Marmara Depremi’ni yaşayanlar hatırlar.
Ben hatırlıyorum.
Devletin hazırlıksızlığını.
Haberleşmenin çökmesini.
Arama kurtarmadaki acziyeti.
Sonra 2023 geldi.
Bu defa 11 ili ve yaklaşık 14 milyon insanı etkileyen devasa bir felaket yaşadık.
İlk günlerde ciddi koordinasyon ve arama-kurtarma problemleri oldu.
Bunları saklamayalım.
İmar aflarını da, yıkılan binaları da, denetimi de konuşalım.
Ama hikâye orada bitmedi.
Birkaç yıl içinde deprem bölgesinde 455 binden fazla konut, köy evi ve iş yerinden oluşan bağımsız bölüm tamamlandı.
11 il.
Yüz binlerce yapı.
Yol.
Hastane.
Okul.
Altyapı.
Şimdi 1999 Türkiye’siyle bugünkü Türkiye’yi yalnız:
“Ekmek kaç liraydı?”
diye mi karşılaştıracağız?
DEVLET KAPASİTESİ DE EKONOMİK KAPASİTEDİR.
Yüz binlerce konutu aynı anda finanse edebilmek ekonomidir.
Çimento, demir, iş makinesi, mühendis, lojistik, müteahhitlik kapasitesi ekonomidir.
1999 ile 2023’ü karşılaştırırken yalnız iki hükümeti değil, iki farklı Türkiye’nin yük kaldırma kapasitesini karşılaştırıyoruz.
AK PARTİ GİDERSE ERTESİ SABAH ALMANYA MI OLACAĞIZ?
Yarın AK Parti gider.
CHP veya başka bir parti gelir.
Petrol kuyusu mu çıkacak?
İşçinin verimliliği bir gecede ikiye mi katlanacak?
Tarla mı büyüyecek?
Elbette başka bir iktidar bazı politikaları daha iyi yönetebilir.
Bazılarını daha kötü de yönetebilir.
Ama Türkiye’nin tarihini, coğrafyasını, enerji bağımlılığını, üretkenliğini ve dünya sistemindeki yerini bir seçim gecesinde değiştiremez.
Türkiye’nin ekonomik probleminin bir kısmı bizim yanlışlarımız.
Bir kısmı tarih.
Bir kısmı enerji.
Bir kısmı eğitim.
Bir kısmı tarım.
Bir kısmı düşük katma değer.
Bir kısmı küresel düzen.
Bir kısmı jeopolitik tercihlerimizin bedeli.
Bir kısmı da gerçekten dışarıdan gelen baskılar.
Bütününü görmeden doğru hesap çıkmaz.
AYNI TÜRKİYE, İKİ AYRI HİKÂYE
Belki alt gelirli adam:
“Ben nereden nereye geldim?”
diye bakıyor.
Biz:
“Ben nereden nereye düştüm?”
diye bakıyoruz.
Sonra birbirimize:
“Sen hangi Türkiye’de yaşıyorsun?”
diye soruyoruz.
İkimiz de Türkiye’de yaşıyoruz.
Ama aynı gelir grubunda yaşamıyoruz.
Aynı şehirde yaşamıyoruz.
Aynı geçmişten gelmiyoruz.
Aynı şeyleri kaybetmedik.
Aynı şeyleri kazanmadık.
O yüzden aynı Türkiye’ye bakıp iki ayrı hikâye anlatıyoruz.
Benim itirazım tek bir şeye:
BUGÜNÜN SIKINTISINI ALIP 25 YILIN BÜTÜN KAZANIMLARINI YOK SAYMAYA.
AK Parti’nin yanlışlarını konuşalım.
Ama yaptığı doğruları da teslim edelim.
Çünkü adalet dediğin şey yalnız sevdiğine hakkını vermek değildir.
SEVMEDİĞİN ADAMA BİLE HAKKINI VEREBİLMEKTİR.







