AKTÜEL GÜNDEMİN ALT YAPISI, KM TAŞLARI, UZAK GÜNDEM.
Evet…
Ortalık toz duman.
Bir tarafta bitmeyen Siyonizm zulmü; Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs aynen devam…
Bir tarafta gıda ve enerji lojistiğini doğrudan etkileyen Rusya, Ukrayna savaşı…
Bir tarafta İran, ABD ve görünen görünmeyen güçlerin müdahil olduğu bilgisayar oyunlarını andıran savaş…
Bir yanda Mekke İttifakı, diğer yanda Yunanistan’ı kucağa almış İsrail’in Aşil Kalkanı…
Öte yanda, Şanghay Beşlisi, NATO İsrail-Türkiye arasında mütemadiyen gerilen ipler…
İçeride, sahtekarlığı, dolandırıcılığı, rüşveti, irtikabı su götürmeyen okuma yazmasından, diplomasından emin olamadığımız bir sabık başkanın yazdığı kitabın toplatılması… Dünyada ilk kez görülen sahtekar destekçiliği, karşısında ekonomik rahatsızlıklar, petrol, dolar yükselişi…
Ve daha niceleri. Liste uzayıp gidiyor.
Biz bunlardan biraz uzaklaşıp kendi el frenlerimize, seksen beş yıllık derin uykudan uyanışımıza, muasır medeniyet seviyesini o yıllarda yakalayamayışımıza her zamankinden farklı bir pencereden bakalım.
70’li yıllardan itibaren olup bitenlere şahit olanlar; o yılları yaşamayıp okuyarak, araştırarak anlamaya çalışanlar çok iyi bilir: Bize yıllarca iki şey ezberletildi.
Bir: Bizden adam olmaz.
İki: Biz sahtekârız.
İlkokul yıllarımdan hatırlarım, en küçüğünden en büyüğüne kadar anlatılan fıkralarda, verilen örneklerde, bazen sohbetin en ilgisiz yerinde bile aynı cümle karşımıza çıkardı:
“Yahu biz buyuz işte, bizden adam olmaz.”, “Hahaha… O kesin Türk’tür.”
En küçük olumsuzlukta: “Biz adam olmayız.”
Bunu da önemli bir adam edasıyla, sanki önemli bir tespitte bulunmuşçasına gururla söyleyen bir sürü kişiye şahitlik ettim. Ezikliğin, aşağılık kompleksinin, kendinden utanmanın zirvesi.
İşte bunu çocukluğumuzda itibaren beynimize kazıdılar.
Peki biz ne yaptık?
Ne yapacağız, inandık, başımızı eğdik, kani olup oturduk. “Demek ki biz buyuz” dedik.
Halbuki bütün bunların geleceği inşa edecek olan bizler üzerinde oynanan oyunlar olduğunu, gözümüze perde çekmek, bizi pısırık, beceriksiz, biraz aptal, biraz komik hissettirmek, dünyanın en önemli aktivitesinin futbol ve Kemal Sunal filmleri olduğunu düşündürmek ve başka şeylerle uğraşmamızı engellemek için yaptıklarını hiç aklımızın ucundan bile geçirmedik.
“Bizden niye adam olmasın?” hiç sorgulamadık. Biz gerçekten bu kadar sahtekar mıyız? Eğer öyleyse sebebi nedir aklımıza gelmedi. Çünkü bir insana kırk kez deli dersen deli olurmuş hesabı bize seksen yıl sizden adam olmaz dendi ve bu algı yerleşti.
Oysa tarih bize bambaşka bir şey söylüyor.
Cumhuriyet öncesinde Ali Kuşçu, Mimar Sinan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, Sultan II. Abdülhamid…
Cumhuriyet sonrasında Mustafa Kemal Atatürk, Necmettin Erbakan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Cahit Arf, Hulusi Behçet, Oktay Sinanoğlu, Aziz Sancar, Halil İnalcık, Barış Manço ve daha niceleri…
Bizden adam olmuyor muymuş?
Oluyormuş. Hem de bal gibi oluyormuş.
Ama hepimizden mi? Elbette hayır.
Mesela, demiryolu, paraşüt, uçak imal eden Nuri Demirağ’dan olur, 1944’te uçak fabrikasının kapılarına kilit vuranlardan olmaz.
Vecihi Hürkuş’tan olur, onunla dalga geçen ahmak güruhtan olmaz.
Devrim otomobilini yapanlardan olur, ama ona benzin koydurmayan sonra da “gitmiyor” diye projeyi iptal edenlerden olmaz.
Sütlücede silah fabrikası kuran ve o fabrikayla beraber havaya uçurularak şehit edilen Kafkas İslam Orduları komutanı Nuri Killigil’den olur, o bombayı bilenden, oraya koyandan olmaz.
İlk bomba, füze fabrikasını kuran Şakir Zümre’den olur ama onun fabrikasını soba borusu imalathanesine çevirtenlerden olmaz.
Mesele tam da budur.
Bizden adam olur.
Ama kendisine inanandan olur. Hayal kurabilenden üretene, insana sahip çıkandan, kendi insanına güvenenden olur.
Velhasıl-ı kelam, biz ezik, sönük, pısırık insanlarız, öyle büyük, önemli, kallavi işlere imza atamayız, elimizden bir şey gelmez algısının esiri olmuş, aşağılık kompleksleriyle başa çıkamamışlardan aptal yerine konulmaktan rahatsız olmayanlardan harbiden adam olmaz.
Ne var ki yıllarca bu algı operasyonlarını yapanlar öylesine başarılı olmuşlar ki biz bile kendimize ‘tu, kaka, beş para etmez’ denmesinden rahatsız olmamışız.
Pekiyi işin sonu onlarca sene sonra nereye vardı?
80’li yılların başında üniversite yurdunda yaşadığım bir olayı hâlâ hatırlarım. Ailesi Almanya’da yaşayan bir arkadaşımız boru biçiminde bir su ısıtma çubuğu getirmişti. Yan odalardan da gelenlerle birlikte belki 10 belki 12 kişi hayretle bu ‘mucizevi’ aletin suyu nasıl çabucak ısıttığını deneyimledik.
Bugün komik gelebilir. O yıllarda bize öğretilen batıdan hep mucizeler gelir, biz onlara kaç yıl sonra sahip olacağımızı bile bilemeden sadece seyrederdik.
2010’lu yıllara kadara kadar biz hâlâ hızlı trenin sadece Japonya’da, uçakların ABD’de, konforlu rahat bir hayatın da Avrupa’da olabileceğine kalpten inanmış iman etmiştik.
Birisi çıkıp “Biz de uçak yapacağız, radar sistemi geliştireceğiz, hızlı tren üreteceğiz.” dese belki de gülerdik.
Üniversite son sınıftaki hayalim mezun olup Ankara’da güzel bir semtte ev kiralamak, ileriki yıllarda da ikinci el bir Doğan, Şahin ya da Doğan görünümlü Şahin (bilen bilir) araba alabilmek idi. Hayallerime bakar mısınız? Ne kadar sığ, basit, küçük.
Adamlar üzerimize öyle oynamış ve başarılı olmuşlar ki hayallerimiz bile kısıtlı. Yahu hayal ediyorsun. Hayal kurmak beleş değil mi? De ki, villa alacağım, spor arabam olacak. Ama hayır, o bile aklımıza gelemiyor. Bize hayal kurmayı bile fazla gördüler.
Çok şükür ki büyük bir kısmımız geç olsa da güç olsa da bizden geçmişte nice önemli adamlar çıktığına ve bugün de nicelerinin çıkacağına inanıyor. Bu derin, etkisi çok büyük ve çok uzun süren kompleksi yenebileceğine inanan insanların sayısı azımsanamaz.
Burada bir başka tartışmaya da değinmek gerekiyor.
Şurası muhakkak ki onca sene uyumamızın, geri kalmışlığımızın sebebi yabancı, batı ve Rönesans hayranlarının dediği gibi din ya da dindar olmak değil.
Onlara sorsan, ‘adamlar Hristiyanlığı -yani dinlerini- terk ettiler ve öyle ilerlemeye başladılar’ derler.
Halbuki tarih şahittir ki bu milletin en görkemli zamanları dinini en doğru ve en etkin şekilde yaşadıkları zamanlardır. Ali Kuşçu’dan Biruni’ye, İbn Sina’dan Takiyüddin’e kadar İslam medeniyetinin bilim tarihine yaptığı katkılar ortadadır.
Uyuduğumuz, daha doğrusu uyutulduğumuz dönemde ise hem emperyalist güçlerin müstemlekesi hem fakir hem de hakir olduğumuz açıktır.
Peki bugün neredeyiz? Bugünle ilişkili birkaç örneği şöyle sıralayalım.
Öyle klişe şu kadar yol, köprü, tünel, baraj, iha, siha, ida, ika, tank, top, uçak, hastane, üniversite, havaalanı, beleş kitap, uydu, uymadı yaptı demeyeceğim.
Çoğu kimsenin görmediği, bilmediği, bilmezden geldiği, ihmal ettiği sosyal devlet olma penceresini aralamak istiyorum.
Sağlıktan başlayalım; Resmi bilgilere göre Türkiye’de 2002’de 58 adet MR varken, 2024’te -iki buçuk yıl önce- sayı 1.031 olmuş. 323 BT 1.379 olmuş. 1.005 adet Ultrason 5.867, 681 olan Doppler 8.630’a çıkmış. EKO 259’dan 3.277’ye, Mamografi 0’dan 926’ya, PET 0’dan 172’ye, Radyoterapi 0’dan 276’ya ulaşmış.
Ya geri ödeme listesine alınan ilaçlar?
2000'li yılların başında devlet 3.986 ilacın parasını geri ödüyordu. 2026 yılı itibarıyla geri ödenen ilaç sayısı 8.913'e ulaşmıştır. 919’u Kanser, 53’ü MS ilacı olmak üzere.
Sağlığın yanına derslik, park, millet bahçeleri, kütüphaneler, kendi anne-babasına bakanlara mali destek gibi sosyal devlet olmanın gereğinin yapıldığını belgeleyen birçok konu ilave edilebilir.
Ez cümle; Bizden adam olur. Çoğumuzdan, hem de çok iyi olur.
Yeter ki başkası olmaya çalışmayalım, kendimizden, gurur duyulacak geçmişimizden nefret etmeyelim.
Bizi gütmeye alışmış ve hâlâ ensemizden ayrılmayanların algı oyunlarına gelmeyelim.








