Osmanlı, İstanbul araştırmacısı, Fatih Çavuş naklediyor; 1855'te İstanbul'a gelen Fransız yazar Jean Henri Abdolonyme Ubicini "La Turquie Actuelle" isimli eserinde Kapalıçarşı'daki ticaretle ilgili şöyle der:
Genel kaidedir: Bir Ermeni'nin istediği fiyatın yarısını, Rum'un istediği fiyatın üçte birini, Yahudi'nin istediği fiyatın dörtte birini ver. Fakat bir Müslüman'a istediği rakamı ver. O, tok satıcıdır, esnaf arkadaşını kıskanmaz, daha fazla satmak için uğraşmaz. (Kaynak: Kapalıçarşı-Önder Küçükerman; Kenan Mortan, Kültür Bakanlığı Yayınları)
Eminim ki bu ve benzeri birçok anlatının muhatabı olmuşsunuzdur.
Peki kaçımız bu durum karşısında “Yahu bize neler oluyor? Nereden nerelere geldik? Yanlış nerede? Biz neleri kaybettik de bugünkü çalar, çırpar, havaalanındaki taksiciden başlayarak turisti kazıklar, dolandırıcıyı alkışlar, eğer bendense belediye başkanı da olsa vekil de olsa ardına takılır hale geldik?
Tarihe dikkat ettiniz mi? 1855.
Osmanlının ekonomi alanında yokuş aşağı gittiği yıllar olmasına rağmen yapılmış bir tespit.
O tarihlerde neyimiz vardı da şimdi yoksun kaldık?
Ben söyleyeyim;
Din, İman, Allah korkusu ve Ahilik Sistemi.
Tamamen maddeci, sadece daha çok kazanmayı amaç edinmiş, bunu yaparken de her yolu mubah sayan, Allahtan korkmayan kuldan utanmayan materyalist Batı hayranı üretenimiz ve tüketenimiz bizi bugüne getirdi.
Bu toplumsal yozlaşmanın sebebi mum ışığından bile fersiz ama kendini aydın sayan yobaz gericilerdir.
Zihnimiz, geleneklerimiz, düşünce ve yaşam felsefemiz, bizi biz yapan tarzımız 1920’lerden itibaren işgale uğradığı için kim olduğumuzu, dünyanın önümüzde ceket iliklediğini unuttuk.
Öyle ki, mesela İstanbul’da sanatın, kültürün, ticaretin merkezi olan muhitler, oralardaki üst düzey aktiviteler, ticaret, sosyal hayat “tu, kaka” denilerek hakir görüldü.
Buna karşın, Avrupai tarzda, her türlü melanetin işlendiği; esrarın, insan satıcılığın, kanunsuzluğun kol gezdiği Pera gibi yerler cilalanıp parlatıldı.
Sonuç olarak insanlar düşündükleri gibi yaşamadıkları için yavaş yavaş yaşadıkları gibi düşünmeye başladılar ve o önü alınamaz transformasyon başladı.
Artık malın iki katı fiyat isteyen Ermeni’ye, üç katını isteyen Rum’a, dört katını çakan Yahudi’ye benzedik.
Hatta yeni algı oyunlarıyla, onlarla yer bile değiştirdik.
Dürüst, hakkaniyetli ticaret erbabı onlar, çalan, çırpan bizimkiler oldu. Nasıl olduysa?
Artık bu çürümüşlüğün, ülkeyi dış mecralarda rezil, rencide eden olumsuzlukların, arsız, edepsizliğin normalleşmesinin bir hesabı sorulmalıdır.
Son derece berbat olmasına rağmen birçok ortamda bir o kadar da övgüyle söylenen, zerre kadar hazetmediğim ve birçok kişiden işittiğim şu söz beni çok rahatsız eder.
“Uzayan kol bizden olsun.”
Ne demek “uzayan kol bizden olsun”?
Olmasın kardeşim.
Bu kol kimin kolu? Nereye uzanıyor? Neye uzuyor? Hakkaniyeti var mı? Helali haramı nedir?
Bizden de olsa her kol her yere uzamasın kardeşim.
Dış dünyaya karşı bu rezilce ama bilinçsizce yapılan anti-Türkiye propagandasına bir son verilmelidir. Başlangıç noktası da bizler gibi sıradan vatandaş olmalıdır.
Şehrin taksici esnafı rüşvetçi, dolandırıcı başkanları örnek alıp zamanın Ermeni tüccarı gibi iki kat para alacak güzergahtan gitmeyecek.
Kapalı çarşı, turistik bölge esnafı Rum tüccar gibi malına üç kat fiyat biçip turistin aklıyla oynamayacak.
Pazar esnafı tarladaki çiftçiden aldığı ürünü Yahudi esnaf gibi dört katına kendi vatandaşına kakalamayacak.
Velhasıl herkes dönüp aynaya bir bakacak; çirkinliklerini estetikle, kozmetikle, makyajla düzeltmeyecek.
Özüne, saygıdeğer günlerdeki değerlerine dönecek.
Allahtan korkan, kuldan utanan usta-çırak ilişkisinde iş erbabı yetiştiren Ahilik sistemini getirecek. Çirkinliklerin müsebbibi olanların pabucunu dama atacak.
Belki de eski ihtişamlı günlere dönmenin, yeniden necip, asil millet olmanın, saygın, güçlü, muktedir bir devlet olmanın yolu buradan geçiyordur.
Lokman Çetin Güven
2026/10/05







