Dağın tepesinde, ormanın içindeki kulübemin verandasında sabah kahvaltımı hazırlıyordum.
Kümesten yumurtalarımı toplamışım. Güzel bir kahvaltı yapıp keyfime bakacağım.
Derken farelerle mücadele etmek için İstanbul'dan buraya getirdiğim kediler, verandamın altında altı yıldır gelen kırlangıçların yuvasına dadandı.
Benim diğer kedim yıllardır o yuvaya ulaşamadığı için bunların da ulaşamayacağını düşünmüştüm.
Ulaştılar.
Yuvayı indirdiler.
Kırlangıcı da yediler.
Şimdi bana "Sen de kedileri oraya getirmeseydin" demeyin. Haklısınız. Zaten bu hikâyede kendimi sanık sandalyesinin dışında tutmaya çalışmıyorum.
Üstelik ilk paradoks daha burada başlıyor.
Ben kedileri buraya neden getirmiştim?
Başka bir hayvanı öldürsünler diye.
Fareyi.
Çünkü kedi benim zihnimde "sevdiğim hayvan", fare ise "mücadele edilmesi gereken hayvan" kategorisindeydi.
Oysa fare de evcilleştirilebiliyor. İnsanlarla bağ kurabiliyor. Evinde fare besleyen, ona isim veren insanlar var.
Demek ki hayvanlar âleminin "sevilecekler" ve "öldürülebilecekler" listesini tabiat değil, çoğu zaman biz hazırlıyoruz.
Ben kediye aslında "Şu hayvanı öldürebilirsin" diyorum. Sonra kedi benim çizdiğim ahlaki sınırı anlamayıp kırlangıcı öldürdüğünde üzülüyorum.
Kedinin haberi yok tabii.
Benim için fareyle kırlangıç arasındaki o muazzam fark, onun dünyasında yok.
İkisi de av.
Daha bitmedi.
Verandamın hemen yanında, neredeyse verandanın direği gibi duran bir çam ağacı var. Gövdesindeki kovuğa bir mavi baştankara yuva yapmıştı.
Günlerdir anne babanın ormandan böcek toplayıp yavrularını beslemesini izliyordum.
Kediler onu da indirdi.
Yavrular kaldı.
Sonra öldüler.
Ve ben o sabah verandada oturup çok sevdiğim hayvanların, yine çok sevdiğim başka hayvanları öldürmesini seyrettim.
İnsan böyle zamanlarda bazı kelimeleri sorguluyor.
Mesela:
Hayvansever.
Ne kadar rahat söylüyoruz.
"Ben hayvanseverim."
Gerçekten mi?
Kedi kırlangıcı yiyor.
Köpek başka hayvanların etinden yapılmış mama yiyor.
Biz kuzuyu yiyoruz.
Sonra kuzunun bazı parçalarını "lamb & rice" yapıp çok sevdiğimiz köpeğimize yediriyor, başını okşayıp "Canım oğlum benim" diyoruz.
Bütün bu besin zincirinin tepesinde de göğsümüze görünmez bir rozet takıyoruz:
HAYVANSEVER.
Belki kelimeyi biraz yanlış kullanıyoruz.
Belki çoğumuz hayvansever değil, hayvanseçeriz.
Sevilecek hayvanı seçiyoruz.
Öldürülecek hayvanı seçiyoruz.
Yenecek hayvanı seçiyoruz.
Ben de dahil.
Çünkü et yiyorum. Kimseye veganlık nutku atacak durumda değilim.
Zaten meselem et yemek değil.
Meselem insanın kendisi hakkında anlattığı hikâyeyle yaptığı şey arasındaki mesafe.
Bir kuzuyu besliyoruz. Koruyoruz. Bize alışmasını sağlıyoruz. İnsan görünce kaçmamasını öğretiyoruz.
Hatta güzel beslensin, biraz yağlansın istiyoruz.
Niye?
Daha lezzetli olsun.
Sonra kesip yiyoruz.
Ertesi gün sosyal medyada yaralı bir kedinin videosunu paylaşarak insanlığa merhamet dersi verebiliyoruz.
İşte benim kafam burada karışıyor.
Çünkü mesele yalnızca hangi hayvanı sevip hangisini yediğimiz de değil.
Daha rahatsız edici bir soru var:
Biz hayvanları gerçekten seviyor muyuz, yoksa hayvanlarla kurduğumuz ilişki sayesinde kendimizde ortaya çıkan duyguları mı seviyoruz?
Çünkü insanın hayvanla ilişkisi son derece eşitsiz.
Köpeğe "Otur" diyoruz, oturuyor.
"Yat" diyoruz, yatıyor.
"Bekle" diyoruz, bekliyor.
"Getir" diyoruz, getiriyor.
Bunu arkadaşınıza yapmayı deneyin:
"Ahmet, otur."
"Ahmet, kalk."
"Ahmet, terliğimi getir."
Muhtemelen Ahmet'le dostluğunuz kısa sürer.
Elbette bir köpeğin eğitilmesiyle bir insana emir vermek aynı şey değil. Ama burada sorguladığım şey eğitim değil, ilişkinin yapısı.
Ne yiyeceğine, ne zaman dışarı çıkacağına, nerede uyuyacağına, çiftleşip çiftleşmeyeceğine biz karar veriyoruz.
Hayatının büyük bölümü bizim irademizin altında.
Sonra ona sarılıp:
"Seni çok seviyorum."
diyoruz.
Belki gerçekten seviyoruz.
Ama insan psikolojisinin karanlık tarafına bakacaksak şu sorudan kaçamayız:
Bu sevginin içinde ne kadar sevgi, ne kadar hükmetmenin verdiği haz var?
İnsan sevilmek istiyor.
Ama mümkünse reddedilmeden.
Bağlanılmak istiyor.
Ama mümkünse terk edilmeden.
Sadakat istiyor.
İtirazı ise pek sevmiyor.
Hayvan, özellikle köpek, insana başka bir insandan kolay kolay alamayacağı bir şey sunabiliyor:
Neredeyse koşulsuz bağlılık.
İşte burada sevginin içine çok ince bir narsisizm karışabiliyor.
Belki bazen hayvanı değil, onun gözlerinde gördüğümüz kendimizi seviyoruz.
Bize ihtiyaç duymasını, kapıda beklemesini, bizi görünce çıldırmasını seviyoruz.
Çünkü bütün bunlar bize iki güzel cümle söylüyor:
"Ben sevilen bir insanım."
Ve daha önemlisi:
"Ben iyi bir insanım."
Sosyal medya da tam burada devreye giriyor.
Hayvan artık yalnızca dostumuz değil; bazen ahlaki özgeçmişimizin bir parçası.
Sokak köpeğine su verirken fotoğraf.
Kucağımızdaki kediyle selfie.
Yaralı hayvan videosunun altında:
"İnsanlardan nefret ediyorum, hayvanlar çok daha iyi."
Birkaç kalp.
Birkaç pati.
Biraz gözyaşı.
Elbette yıllarca hayvan besleyip bunu kimseye göstermeyen, gerçekten bir canlının hayatını kurtarmaktan başka beklentisi olmayan insanlar var.
Ben onlardan bahsetmiyorum.
Ben hayvanın giderek insanın ahlaki PR malzemesine dönüşmesinden bahsediyorum.
Çünkü aynı insanı akşam restoranda önünde az pişmiş güzel bir antrikotla görebiliyorsunuz.
Telefonunda ise öğleden sonra paylaştığı sokak köpeği:
"Bu canlara nasıl kıyabiliyorsunuz?"
Antrikotu yemesin demiyorum.
Ben de yerim.
Mesele zaten bu çelişkiyi inkâr etmemek.
Kedinin böyle bir derdi yok.
Kırlangıcı öldürürken kötü olduğunu düşünmedi. Kendini haklı çıkarmaya da çalışmadı.
Fare de kendisinin "zararlı" olduğundan haberdar değil.
Doğada kimse kendisine ahlaki sıfatlar dağıtmıyor.
Bunu yapan biziz.
Belki insanın en büyük yeteneği kendi çelişkileriyle yaşayabileceği hikâyeler üretmek.
Ve belki de hayvanseverlik, sevdiğimiz hayvanların sayısıyla değil, sevmediklerimize reva gördüğümüz muameleyle ölçülmeli.
Çünkü gerçek merhamet yalnızca bize sevimli gelen, bizi seven ve bizi iyi hissettiren canlılara gösterdiğimiz şefkatte aranamaz.
Biraz da korktuğumuz, tiksindiğimiz, işe yaramaz bulduğumuz ve kolayca gözden çıkardığımız canlıların karşısında kim olduğumuza bakmak gerekir.
Belki de yeni bir kelimeye ihtiyacımız var.
Hayvansever değil, hayvanseçer.
Hangisini seveceğimize, hangisini öldüreceğimize, hangisini yiyeceğimize karar veriyoruz.
Sonra seçtiklerimiz üzerinden kendimize bir ahlak hikâyesi yazıyoruz.
Galiba hepimiz biraz Hayvanseçerler Derneği üyesiyiz.
Ben üyelik kartımı verandanın altında aldım.
O halde geriye tek bir soru kalıyor:
Biz hayvanları mı seviyoruz?
Yoksa bazı hayvanları severek kendimizi iyi, vicdanlı ve merhametli insanlar olarak görmeyi mi seviyoruz?








